taşlar yuvarlanıyordu

Onu görünce, eşyalarını almaya gelince, yahut bazı şeyleri teslim etmeye, ağladık diyor. Hepimiz ağladık, sarıldık ağladık diyor. Ağlamamıza utanç karıştı demiyor ama karıştı biliyoruz. Ben orada olsaydım daha fazlasını yapabilirmişim gibi geliyor. Madem ağlayacak kadar kalabalık toplanmışız bir odada, o halde onu tutsak, bırakmasak, bırakmazmışız gibi geliyor. Sadece ağlamak ve birinin arkasından el sallamak. Bu, insana yakışmaz ama zaten uzun zamandır insana yakışmayacak şeyleri ya yapıyor, ya yapılmasına tanıklık ediyoruz. Birileri giderken kalanlar olmak ve sırasını bekleyenler olmak. Yaşayıp başından savmak dururken. Yine de yaşayıp savmaktan korkmak bu kadar. Biliyorum ki orada olsaydım, en fazla otoparka inebilirdim onunla, olmadı, bir tarlanın yanından geçerek otobüs durağına kadar onunla yürüyebilirdim.

Bize öyle bir şey oldu ki başımıza geleni konuşamıyoruz. Bu toprağın mayasını bozan nedir? Ahlâkımızı bozan? Konuşmazsak, bu kol bu yenin içinde iyi olur sanıyoruz. Böylece başkalarına bulaşmaz sanıyoruz. Anlamazlar ve kendimizi düzeltmemiz de gerekmez. Topluluklarımız içinde sımsıkı saflarımız, yenilmeyiz, dağılmayız, topluca kurtuluşa ereriz sanıyoruz. Oysa topluluklar mezarımız oluyor. Ama bu demek değil ki yalnızlığımız mezarımız olmuyor.

Ne yazmaya otursam onu yazmadan önce, başka bir yere mutlaka bunları yazmak zorunda kalıyorum. Gizli gizli sessiz sessiz. Bana ne oluyorsa, size de oluyor biliyorum. Size hiçbir şey olmadıysa, size vaat edilen cennetle seviniyorsanız da sevinin. Bu acıları cennet paklar. Yazmakla düzelecek bir şey de değil ya ama yazmayınca peki ne oluyor? Çünkü artık benim hayatımın içinden, daha önce derdiyle dertlenmediğim insanlar geçiyor. Bu yalnızca unutulmayacak bir şey değil, insanı değiştirmesi gereken de bir şey. Değişecek miyiz, değişiyor muyuz ve hayra doğru olacak mı bu? T. S. Eliot, tarih şimdidir, ev İngiltere’dir demiş. O günlerde siz neredeydiniz ne yapıyordunuz dediklerinde biz mi, biz yine normal hayatımıza devam ediyorduk mu diyeceğiz?

Uzunca bir süredir, kara mizahla ve bizim gibilerden daha iyisini ummayarak, umudumu kendi elimle kesmeye çalışarak yaşıyorum yaşıyorum da, içim boşalıyor, konuşmadıkça, isyan etmedikçe insan hissizleşiyor, donuklaşıyor, yalnızca acıyan yer değil her yer ölüyor. Hep sinik yaşanmıyor, sinik olanın git gide içi ölüyor, bir şeye inancını yitirmekle dursa iyi, hiçbir şeye inanmaz oluyor, her şeye acı acı gülüyor, sonra kendisine, kendinde iyi olana, geride kalan tek iyiye bazen, bazen başkalarındaki yeteneğe ve başkalarının içinde sönmeden kalan o küçük ışığa, insanların birbirlerini sevmesine, insanların kendisini sevmesine, vazoya iki çiçek koyup sevinmeye, scrapbookinge ve yogaya, de’nin ne zaman ayrı yazılacağını bilmeyenlere. Ve neye yarar başlıyor neye yarar ve ne fark eder başlıyor. Oysa bir zamanlar ne çok şey fark ediyordu değil mi, o telefon, o kitap? Sonra bir yatakta yatıp tavana baksa, iyi bir şarkı da dinlese yahut kötü, hepsi bir. Ve dervişane yapmıyor artık bu hepsi bir’i, vazgeçtiğinden yapıyor.

İyi olanı hatırlayın, ona tutunun diyorlar. Yahut iyi bir şey olun. Bir zamanlar birine güvendiğiniz, güveninizin boşa çıkmadığı, biri için bir şeyi değiştirebildiğiniz günleri hatırlayın diyorlar.

 

Magazin, şiir ve hakikat

Evrim’le buluştuk. Karnım ağrıyordu ama kendimi toparlayıp gittim ve tabii ki buna değdi. Börekli yumurtalı hellimli kahvaltı yaptık, sınırsız çay içtik ve evimizin iki adım ötesinde yaşadığımız Thelma Louise hislerini, Rastlantının Böylesi’ni ve trenleri konuştuk.

Özge ona maske yapıyormuş hamama götürüyormuş. Benim hiç maske yapıp hamama götüren arkadaşım olmadı. Bebeğimi on dakika kucağında oyalayan ve bunu zevkle yapan arkadaşım olmadı. Hep kahır hep kahır. Zaten bir hikaye yazacaktım şimdi Özge’yi yazacağım ama Evrim kusura bakma Özge’nin yanına kendimi iliştireceğim dedim. Edebiyat böyle işlere yarıyor. Olmayan arkadaşlar yapmaya. Ah daha ne işlere yarıyor. Bir şeylere isim vermeye yarıyor. Bugün yeni bahçıvan çocuğu gördüm. Güvercinlerini getirmiş gezdiriyordu. Uçmuyor yürüyorlar, evlerini, sahiplerini biliyorlar, on gün aç susuz gezebiliyorlar ve bir eşleri varsa ne kadar uçarlarsa giderlerse gitsinler ona geri dönüyorlar. İsimlerini sordum. İsimlerini koymadım isterseniz siz verin dedi. Yakında şarkıların ve güvercinlerin vaftiz annesi olabilirim. Belki bununla ünlü olurum, ismini verdiğim şeylerin ömrü bereketli olur, ben aziz ilan edilirim. Ölünce de Eryaman’da ilk oturduğum evi müze yaparlar (orası tarihi doku olarak da uygun olur), bahçesinde adak adarlar, ilham olsun diye saati yüz dolardan  çalışma odamı kiralarlar.

Evrim’le markette geleneksel yolculuğumuzu da tamamladıktan sonra onu uğurlayıp mahalle kitapçısına uğradım. Goethe otobiyografisi aldım. Yaşamımdan Şiir ve Hakikat. İndirim mi yoksa Nutuk mu hediye edelim sorusuna indirim diye cevap verdiğim için beni kınayabileceklerini de düşündüm. Bence insanı böyle tercihler yapmak zorunda bırakmasınlar.

Ne kadar okumuş güngörmüş insanların çocuğuymuş Goethe. Piyano dersleri resim dersleri özel öğretmenler. Nasıl hisli ve içli bir çocuk, nasıl düşünceli, Goethe’yi sevmemek mümkün değil. İnsan, sevebileceği birilerinin biyografisini okumalı. Hem akıllı biriyle konuşma hissi veriyor hem magazin programı izleme hissi. Güzel bir şiirin, felsefi bir metnin verdiği hazla iki sayfalık Ayşe Arman röportajı okumaktan aldığım hazzın bir karışımı gibi geldi. Ama cidden hoşlanmadığım bir şey varsa o da Goethe bile olsa insanların çocukluk anıları, sıradan yaramazlıkları. İnsan hayatının ergenlikten itibaren anlatılmasından yanayım.

Goethe ben diyor sanki hep ciddiydim, Lizbon depremiyle daha ciddi oldum, yedi yıl savaşlarıyla daha ciddi oldum, Frankfurt’u askerler basınca daha da ciddi oldum. Ah ama şen olmaya nasıl ihtiyacı var, hakkı da var. Şakacı arkadaşlar filan buluyor kendisine, birkaç yaramazlık da yapıyor ama hamurunda yok. Goethe’yi anlıyorum.

Ben de bazen tuhaf isimli hobi sahibi olmaktan geldiğimiz getirildiğimiz yerlere bakıp duruyorum. Sonra gidip şu yeni bulduğum şarkıyı dinliyorum:

Ahtapotun bahçesinden çıkış

Mutfak masasındayız. Islak mendille eski bir müzik kutusunu siliyor. Bu müzik kutusunu aldığımız zamanı hatırlamıyorum diyor. Çünkü ben onu babana sen doğmadan yıllar önce aldım. Kutunun önünde bir balerin dans ediyordu ve bir adam saksafon çalıyordu. Sağ tarafında iki tane çekmecesi vardı ve bunlardan birinde, kırılmasın diye kum dolarını saklıyordu. Sonra kardeşi çekmecelerden birini açtı ve bu neymiş diye eline aldığı kumdoları kırdı. Müzik kutusundaki balerin ve müzisyen kayboldular ama müzik hâlâ çalıyor. Unchained melody çalıyor.

Sokakta merdivenlerde oturup servis bekliyoruz. Güneş tam karşımızda. Karıncalar ayaklarımızın dibinde sağdan sola doğru gidiyorlar. Ağızlarında çınar ağacının tohumlarını taşıyorlar. Neden hep aynı şeyleri taşıyorlar dedi. Biriktiriyorlar dedim. Ne kadar daha taşıyacaklar. Sonbaharda yağmurlar iyice artana kadar. Sonra kapılarını kapatacaklar bahara kadar çıkmayacaklar. Yerin altı buradan daha sıcak olacak.

Tavandan su damlıyor. Terası su basmış. Terastaki musluğa su taşıyan boru patlamış, terastaki oluk çam iğneleri, uçuşan tohum ve tüycüklerle tıkanmış. Fark etmesem su teras kapısından girip bütün üst katı basabilir, alt katı bile basabilir ve bizi boğabilirdi. İndim, havlularla tekrar çıktım, tekrar inip vanayı kapatıp elimde İngiliz anahtarı ve naylon poşetlerle tekrar tırmanıp, aslında tek bir boru olduğunu ve ona su veren musluğu sağa çevirerek işi halledebileceğimi fark ettim. Paçalarımı sıvayıp oluğu açıp su gitsin diye bekledim. Beklerken terasın üstünü kapatan ahşap tavanda suyun yansımasını izledim. Yaz başlamış gibi geldi. Her şey başlamış gibi geldi. Senza un perché diye bir şarkı çalıyordu.

“Artık konuşmuyor artık bir şey söylemiyor, sevgiye ihtiyacı var

Dünya böyle olmak zorunda değil, buna inanıyor,

Kendine aynada bakmaktan daha iyi bir şey yok üzgünken

ve tüm dünya sebepsiz ve sonsuz dönüp duruyor

Her şey yokluktan geliyor

Ama hiçbir şey sensiz olmaz

Artık konuşmuyor, bir şey söylemiyor

Hem af dilemek ve hiçbir şey yapmamak tuhaf bir şey değil.

Sessiz kalmaktan daha iyi bir şey yok

Ve henüz gelmemiş tatlı bir yazı düşünmekten.”

Gitgide daralan çember, değişen hayat yeni bir dili de yanında getiriyor. Coşkulu değil ama daha derine iniyor. Pırıltılı olan her şeyi cebine atmıyor, her şeyi ve herkesi umut ve kurtuluş sanmıyor, yine de kendince umut ediyor. Herkesle konuşmuyor. Söyleyen kadar duyanın da yarattığı bir dil olduğu için bir diyalog kurulana kadar tekdüze, kuru, renksiz görünüyor. Çöl gibi bir dil. Orada hayat cazip değil ve tatil rahatlığı (tatilin rahat bir şey olduğunu da düşünmem gerçi) yok. Yıldızları görmek için geceyi herkes bekleyebilir ama güneşte durmak da çaba gerektiriyor. Geceleri soğuktan ve kum rüzgarından korunmak, suyu korumak da çaba gerektiriyor. Kertenkeleler, fareler ve tilkiler, kumun altına döşenmiş kökler ve lifler, rüzgarla taşınmış çiçek tohumları ve kaktüsler var. Alışılmış bir güzelliğe benzemiyor. Yetinilmesi gereken bir güzelliğe benziyor. Çöller hayatı yalnızca daha iyi gizliyor, üstünü kumla örterek büyütüyor. Aşağıda bir yerde müzik belki yine çalıyor, ışıltı belki yine ışıldıyor.

Ahtapotun bahçesinin hikayesini bana Pelin anlattı. Beatles’ın da ünlü şarkısına isim veren ahtapotun bahçesini Ringo Starr bir yat gezisinde tanıştığı bir kaptandan öğreniyor. Ahtapotlar denizin dibinde dolaşıp ışıltılı taşlar, teneke kutular ve şişeler bulurlarmış ve mağaralarının önünü bahçe gibi bunlarla süslerlermiş.

The Young Pope ile İman Esasları

Yaradılışın başında insan bir bahçeye bırakılıyor, akıl ve fikir konuyor başına, ağaca yaklaşma deniyor (ama yaklaşmana engel olmayız). Çamurdan yaratıldın, ışıldayabilirsin; hayatını sen yeşertebilir sen çürütebilirsin. İnanmanın anlamlı ve değerli olabilmesi için inanmama seçeneğinden (zaman zaman da ikinci seçeneğin korkunç sonuçlarından) bahsedilmesi gerek. Bazı şeyler en baştan konuşuluyor. Bir kısmı konuşulmadan kalıyor.

Bir mağaraya çekilip kafa dinleyebileceğini öğreniyorsun, peygamberin öyle yapmış. Oysa Müslüman kardeşlerin bırakmıyorlar ki mağarana gidesin, kendi kafanla düşünüp taşınasın, okuyup öğrenesin, hayır okunmuşu var, Allah’ın kelamı öyle ağırdır ki kendi başınayken anlayamazsın diyorlar, yahut bırakmıyorlar ki yazasın kendi halinde, bik bik bik seni övüyorlar, sonra seni otantik imanının gerçek ilimle kavileşeceği yere yani kendi yollarına davet ediyorlar, mağarada yaşamak sağlıklı değil diyorlar, gerçekçi de değil, Müslüman çarşı pazar da gezecek; Neden? Kendi başına bir Müslüman görülmemiş çünkü. Bir Müslüman asla yalnız gezmez. Ebu Zer var bak ama onun da cenazesini kaldıracak adam bulamadılar.

Abdestinde namazında kendi kendine yaşayıp giderken, organizasyonları ve sevgileriyle seni çekiştirip, yolundan edip “sen bizdensin diyorlar. Baksana ne kadar benziyoruz.” İyi niyetliler ve bildikleri yollar bu yollar. Kendilerini tanıtmak istiyorlar sana. Ailece görüşmek istiyorlar. Açılıyor da açılıyorlar. Ama sen açılmadıkça, dağınık, küfürlü, esip duran, tutkulu imanını koyacakları bir kavanoz bulamıyorlar. Bazı yanlarını köktenci buluyorlar, bazı yanlarını dünyevi ve havai. Seni sevmeden duramıyorlar. Seninle tartışma isteklerine engel olamıyorlar ve karşılık alamadıklarında ne biçim bir şey olduğunu anlamıyorlar. Oysa çok basit. Sadece yaralı birisin. Kendinden, imanından sık sık şüpheye düşüyorsun. Arkadaşların olsun değil bir tanrın olsun istiyorsun.

Müslüman kardeşlerimle kavileştiremediğim imanımı The Young Pope’u izleyerek ve Emerson okuyarak kavileştiriyorum. Papa onüçüncü Pius, şayet Müslüman olsaydı harika bir Müslüman olurdu. İnsanda hayranlık uyandıran erdemler ve güzel ahlak evrensel. Yabanilik ve doğrudan şaşmama ise bence herkese biraz lazım olan erdemler.

Pedofiliyi görmezden gelecek mi, gelmiyor, bak Papa dersin, Müslüman bile değil, bir memeye tav olacak mı, olmuyor ve diyor ki, ben neden tanrıyı seçtim biliyor musun, çünkü insanları sevmek kadar acı veren bir şey yok. Bırakıp gidecek mi diyorsun, neden millete ayaklarını öptürüyor, neden bu lüks, bu süs püs? İnsanlara alışkın olduklarını sunuyor, sonra kendi alışkanlıklarıyla onları eşekten düşmüşe çeviriyor. İyi biri olma hikayesi mi bu, yoksa şeytanın dünyaya hakim olmasının hikayesi mi? Herkes gibi tanrıdan değil insanlardan kaynaklı yaraları var onun da ve yaralarını tanrıyla konuşarak, tartışarak, istediğini tutturarak, vereceksin de vereceksin diyerek ve vermediği zaman nefsini terbiye etme zamanının gelmiş de geçiyor olduğunu anlayarak iyi etmeye çabalıyor.

Kırılgan birinin kendi yaralarını sararken başkasının derdine derman olma hikayesi mi, yoksa yanında diğerlerini de batağa çekme hikayesi mi? Ya toptan batacaklar, ya toptan Allah’ı bulacaklar. İzlediğim en heyecan verici şeylerden biri bir insanın hakikate ulaşma çabası. Bir bölümde dua etmeyi öğretti mesela. Önce sohbet etti, şöyle şöyle tanrım ve böyle böyle, biliyorum bana bunları verdin, sen şöylesin ben böyleyim. Ah nasıl kibirli, nasıl masum, küçücük. Allah’la konuşmak deyince tövbe haşa demiyor 13. Pius. Nasıl cüretkar, hayal gücü nasıl geniş. Milletin önünde değil kendi başınayken tutkusundan, Allah’tan başka dostu olmayışından ağlıyor da ağlıyor. En büyük şüphesini ona karşı duyuyor, en çok onu seviyor. İnsanları kaybetmekten zerre korkmuyor, Allah’ı kaybetmekten korkuyor. Aman, insanlar Allah’ın yeryüzündeki şahitleridir diye mıy mıy mıy korkakça herkesle uzlaşma zemini aramıyor.

Her gün, Allah’ım biz senle şimdi neyiz? diye soruyor, tuttuğu yolun yol olmadığını biliyor. Sırat-ı müstakim üzere yaşadığını düşünmüyor ama bazı kanunlar kanun. Bunları asla çiğnemiyor.

“Nelerden vazgeçtik?” konuşmasını ve bir rahibe, ben tanrıya inanmıyorum demesini, sonra da yüzünün ifadesini görünce, şaka şaka olur mu öyle şey, demesi mesela güzeldi. İnanmak çokça şüpheyle ilgili bir şey. Çok acı dolu bir şey. Sri Lanka’da kardeşi hasta olan rahibeye Sri Lanka’ya gidecek misin? demesi, onun da “hayır çünkü oraya gidersem kötü anılarım canlanıyor ve tanrıya inancım sarsılıyor” dediğinde, sonra kardeş ölünce gitmek istediğini söylediğinde “ölülerin peşinden gitme” deyip kardeşinin cenazesini Vatikan’a getirtmesi güzeldi.

The Young Pope’un yönetmeni Youth’un da yönetmeni Paolo Sorrentino. Müzikleri de çok güzel. Şimdilik sadece Blu tv’de yayınlanıyor diye biliyorum.

Bir de, Emerson’dan Yaşamın İdaresi’ni okuyorum. Tapınma bölümünde şöyle şeyler diyor:

“Din her zaman yabani bir meyve olmalıdır. Aşı yapılırsa vahşi güzelliği kalmaz.”

“Kullar kurtuluşa topluluklar halinde ulaşmazlar. Kutsal ruh insana şunu der: Ne alemdesin? Seni soruyorum. İyi misin? Esen misin?”

“İnsanlar, dünya görüşlerinin kişiliklerinin bir tür itirafı olduğunu fark etmiyor gibidirler.”

“Ahlaki bir bilim üzerine kurulu yeni bir kilise doğacak; ilk başta soğuk ve çıplak, beşikteki bir bebek gibi olacak; etik yasaların cebiri ve matematiği, gelecek insanların zurnasız, santursuz, trombonsuz kilisesi olacak. Kendine direk ve kiriş olarak yeri göğü, temsil ve tasvir olarak bilimi alacak; güzelliği, müziği, resmi, şiiri kendinde sıkıca toplayacak. Çilecilik bu denli katı ve zorlayıcı olmamıştı. O, insanı kendi çekirdek yalnızlığının yuvasına yollayacak; şu göstermelik, yalvarıp yakarıcı tavırları yerin dibine sokacak; insana önce kendi kendisiyle arkadaş olması gerektiğini bildirecek. İşbirliği beklemeyecek kişi, yoldaşsız yürüyecek. Adı olmayan bir düşünce, adı olmayan bir güç, benlik üstü yürek. Kişi bir tek bunlarla huzur bulacak. Ona yalnızca kendi kanaati lazımdır. Ne iyi şöhretten yardım görebilir, ne de kötü şöhretle incinebilir. Onun teskin edicileri yalnızca yasalardır, çünkü yalnızca iyilik dolu yasalar canlıdır; bilirler kişinin kendilerine bağlı kalıp kalmadığını; ona yüce ödevin sürükleyişiyle can verirler, bitimsiz bir ufuk bahşederler. Onur ve talih o kişinindir ki yüce olanın yakınlığını her an duyar, kendini hep yüce amaçlar huzurunda hisseder.”

Not: Lütfen beni sohbetlerinize veya bir büyüğünüzle tanışmaya çağırmayınız, gelmem.

lohusa depresyonu

Sevgili lohusa depresyonlu arkadaşlarım. Bu sizin depresyonunuz değil hepimizin depresyonu. Yenilerde çocuk doğurmamış da olsak hepimize bu günlerde (bu yıllarda) hafakanlar basıyor. Size güzel şeyler söylemek istedim. Eskileri karıştırdım komik şeyler aradım ama en komik şeyler hâlâ kardeşimle güldüğümüz şeyler. Mesela birbirimize bir şeyin imkansız olduğunu söylemek istediğimizde, bunu yapardık:

Bir de buna çok gülmüştüm bir ara, hala gülüyorum.

Sonra haliniz varsa dans edebilirsiniz. Alın size Türkçe popta ilk üç. Bunları aşabilen Türkçe pop şarkısı yapılmadı. Girl power, vicdansız sözler, Hande Yener, Kutsi.

Bence rutine ve yalnızlığa karşı alınacak en iyi tavır:

Eskiden şöyle güzel şeyler oluyordu. Bunları hatırlayın:

 

 

Şunu ne kadar izlesem bıkmıyorum. Telefon konuşması ve sonrasında dediklerine dikkat.

Bu klipte oynadığımı hayal edince hafifliyorum. Kendinize bir klip bulup deneyin.

Aslında bir orkestranın parçasıymışsınız gibi düşünün. Pozitif bakın annelik çok güzel değil mi?

Ya da güzel şeyler düşünmeye çalışmayın, daha kötüsünü düşünün

Ama en güzeli bebeğinizi birine bırakıp markete gidin. Dünyanın en güzel yolculuğu, nasıl hmmff içinize çekin o deterjan kokularını, dans edin, insanlara dokunup onları da kendinize benzetin, fırından ekmek alın, manavdan mantar alın. Oyalanın da oyalanın. Dönmeyin bir süre.

Yeni yollar

İstifa kararı kolay değil. İstifadan sonra hayat harika olacak mı, olmalı mı bilmem ve bunun garantisini kim verebilir ama şunu biliyorum. Sevmediğin (veya artık sevmediğin) işte çalışmak çok zor. Dünyanın her yerinde insanlar sevmedikleri işlerden ekmeklerini kazanabiliyorlar ve bazıları işe sürünerek giderken bazıları şükrederek gidiyor. Bakış açısının çok önemli olduğunu herkes söyler ancak olmuyorsa olmuyor. Bazı insanlarsa ekmeklerini sevmedikleri işlerden kazanma meselesini çok büyütürler. Bu konuda bir şey yapmazlarsa da hasta olurlar. İşe gitmemek için rapor alırlar, işlerini güzel yapmazlar, işlerini hiç yapmazlar, mutsuz olur, mutsuz ederler.

İnsan bazen kendisini bir cenderede sıkışmış bulur ve çekip gidemez. Herkes gitme der, her şey gitme der. Oysa Pazar akşamları ütü yaparken ne güzel bir fikirdir, yarın versem dilekçemi. Uzaklara gitsem, hatta gitmesem de evimde uyusam evet.

Kapıların filmlerdeki kadar kolay çekilemeyeceği, o anların zafer anları olmayacağı, keşke olsalar, hep söylenir. İstifa ettiğim gün Kızılay’da arkadaşımın iş yerine yürürken yolda dünyanın tüm emekçileriyle ve işsizleriyle kardeş olduğumu, tuhaf, çalışırken değil artık çalışmazken anlamıştım. Tuhaf hissediyorum dedim filmlerdeki gibi yahut insanların eylemlerini efsaneleştirdikleri hikayelerdeki gibi bir his değildi. Huzur, özgürlük, korku, boşluk, kendine yakışanı, içine yatanı yapma hissi ama hani sana hizmet etti diye eskimiş tahta kaşıkları toprağa gömerek onurlandırmanın zarafeti gibi de değil. Kaşıkları fırlatıp çöpe atmışım gibi. Sonra netleşti. Aylar sonra çıkıyor. Şimdi bir yıl oldu. Yetişkin hayatımın farklı bir yanı, olayları diğer yanlarıyla, kütleleriyle algılama, boşa geçti diye düşündüğün yılların, faydası yoktu dediğin emeğin hakkını teslim etmek. Geçtiyse geçti, şimdi ne yapıyorum neyin peşindeyim? demek. Bugünkü his, “güzel oldu. Çöpe giden hiçbir şey yok. İlerisini ilerisi geldikçe düşüneceğim.”

Bazı şeylerin anlamı değişiyor. İstifa ettikten üç gün sonra Güvenpark’ta bomba patladığında benim için özgür iradenin hayatımdaki anlamı değişti. Hiçbir şeyi peşimizden sürükleyemeyiz gibi ama yüzde yüz, bir şeylerin peşinden sürüklenemeyiz gibi de. Bir bomba patlayacaktı diye o kısacık ömürde neyin hamurunu mayalayıp duracaksın? Bomba yine patlayacak olsa yine yapacaktım. Belki de sırf patlayacağını bilmek, hızlandırırdı.

İnsanlar ölürlerken daha iyi insanlar olmadıklarına, sevdiklerine vakit ayırmadıklarına, dünyada anlamlı bir iş yapmadıklarına üzülüyorlarmış. Değerli bir şey yaptım mı birisi için? Bunu okul yerine başka bir yerde yapma imkanım var mı? O yüzden beş yıl sonra kendimi nerede gördüğüm değil yalnızca ne istediğimi, ne yapmam gerektiğini ve bugün ne yapacağımı bilmek önemli.

Ben başka bir işle uğraşsam beni çok daha ilerletebilecek emeği gerekenden çok daha uzun bir süre bu işe verdiğimi fark etmiştim. Bir öğretmen olarak fena sayılmam. Gençler beni severler, onları severim. Onlarla hep aynı takımda hissettim. Ama onlar direndikleri bir güçten ayrı düşünemedikleri bizimle aynı takımda olmayı bazen o kadar kolay kabul etmiyorlar ve Just yet already anlatmam gereken saatlerin çoğu onlarla başka şeyler konuşarak geçiyor. Yıllar içinde, öğrencileri sevdiğime ama öğretmenliği sevmediğime karar verdim. Onlarla hayat, müzik, gönül işleri konuşmak güzel ama aynı anda İngilizce sınavlarının sonuçlarından da sorumlu hissetmek yorucu ve İngilizce öğretmeyi gerçekten sevmiyorum. Bir de artık kendi başıma sessiz sakin çalışacağım ve sonucun önemli bir kısmının da kendi gayretime bağlı olduğu bir işe ihtiyaç duyuyordum. İnsanlarla karşılaştığınız mekanlar, zamanlar, bağlamlar önemli. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra öğrencilerle başka bir ortamda, onların daha ihtiyaç duyacağı bir alanda çalışmak istedim. Sosyal girişimcilik şimdilik askıda olsa da bir fikir ama içimden bir ses yürü yürü bu değil diyor. Çünkü hazır koşullar müsaitken kendi yoluma bakmak ve kendi öğrenciliğime devam etmek istiyorum. Şu anda yazı yazmayı öğreniyor, okuyorum. Atölyelerde tanıştığım insanlarla how to talk to anyone’ı okumadan da konuşabildiğimi, saatlerce konuşabildiğimi görüyorum. Eskiden insanlarla konuşmuyor olmak yalnızca benim suçum değilmiş.

İstifa etmeyi düşünenler için naçizane önerilerim:

  1. Size inanan birini bulun. Sizi anlayan, dinleyen bir kişi yeter. Dünya sizi geleceğiniz, para, garanti konusunda sürekli şüpheye düşürürken istifa düşüncesi çok yalnız hissettiren bir düşünce olabiliyor.
  2. Yaşadığınıza isimler bulmaya çalışırken burn out, kronik yorgunluk, depresyon diyebilirler. Belki sorun iştir, belki başka bir şeydir. İyice araştırın. Ben altı yıl araştırdım (altı yıla gerek yok)
  3. Arkadaşlarım bunun cesur bir karar olduğunu söylüyor ama ben kendi istifamın cesaretten değil gelecek kaygısının baskısına dayanamamaktan olduğunu düşünüyorum. Ne oluyormuş istifa edince? Gerilime son vermek, korkuya meydan okumak için bir noktada harekete geçmek kaçınılmaz oluyor.
  4. Eğer kutsal mesleklerden birini icra ediyorsanız kendinizi mesleğinize yeterince adamadığınızdan tutun, iki yüz yıl daha kendiniz erirken başkalarını aydınlatmak istemediğiniz için sizi çabuk yorulmakla suçlayacak, fazla düşünmekle, fazla hassas olmakla suçlayacak müdürler, müdür yardımcıları, meslektaşlar, sosyal medya çokbilmişleri olacaktır. Bu kişilerin çoğu her gün mızmızlanan yahut küfrederek iş yapan hatta iş yapmayan kişilerdir. Onları dinlemeyin. Onlara göre her gün sızlanmak ve iyi çalışıyormuş gibi yapmak mubah, gerçekten harekete geçmek günahtır.
  5. İstifa etmeden önce test sürüşü güzel olabilir. Ben memur olduğum için ve 12 yıl çalıştığım için hizmette beş yılını dolduranlara verilen ücretsiz izinden faydalandım. Bizim oralarda bu izni alan pek görülmemiş, dilekçemi ne yapacaklarını bilememişlerdi. Bu izin bir yıllık (doğumla veya yurt dışıyla ilgisi yok) ve bunu tek seferde veya altışar aya bölerek iki seferde alabiliyordunuz. Ben iki ayrı yıl, altışar aylık aldım ve denemiş oldum. Okuldaki hiçbir şeyi özlememiştim.

Para konusunda şöyle düşünüyorum. Dürüst olmak gerek. Ben öğretmenliğe iş bulamadığım için başlamıştım. Öğretmenlik ilk yıllarda eğlenceli ve üstüne para da kazandığım bir meslekten, ölü ozanlar derneğinin, freedom writers’ın da gazıyla dünyanın en süper mesleğine, sonra da özellikle son yıllarda tekrar, işsiz kaldığım için seçmek zorunda kaldığım bir işe dönüştü. Eşim, maaşlı bir işte çalıştığı ve onun maaşı bizi idare ettiği için ben istifa edebildim. Sevdiği işten para kazanmayı başarıp ted talk yapacak biri olduğumu sanmıyorum. Bilmiyorum yaparım belki de, büyük konuşmayayım şimdi. Ama sıkışık bir durumda yapacağım şey yine tecrübeli olduğum ve en iyi bildiğim işe dönmek olacaktır. İstifadan önce, geri dönme fikri bile bana kâbus gibi gelirdi. Şimdi hayatın gerçeği gibi geliyor ama bu anlayışı da yine istifa ettiğim için kazanabildim. Çok önemli olmadığını insan böyle anlıyormuş. Diyeceğim şu ki, bir işi gözünüzde fazla büyüttüğünüzü onu yapana kadar anlamıyorsunuz. Ne coşkun bir özgürlük hissi, ne dünyanın felaketi bu. Ama etmezseniz hayatınız sürekli istifa eden insanların hikâyelerini okuyup durarak ve onlara haset ederek geçebilir. İstifadan bir yıl sonra artık gönül rahatlığıyla diyebilirim ki istifa fikir olarak da eylem olarak da yaptığım güzel şeylerden biriydi. Sonuçlardan şimdilik memnunum. Umarım sizin için de aynısı olur.

Ayrıcalık

Banchi-Vecchi-1
kathryn aime m.

Hayal kuruyorum. Yabancı bir şehre gitmek isterdim. Denizi de olabilir kanalı da. Kütüphanesi, kitapçısı, plakçısı, fırını hangi sokakta bilecek kadar kalmak. İlla kafede oturmak değil ama balkonda veya camın kenarında oturup bir bakmak bir yazmak, bir meydana, bir dükkana, insanlara. Başka türlü de olabiliyor diye olgunlukla karşılamak ama hüzünle dolaşmak. Bir şeylerin yabancı, güzel, tuhaf gelmesi. Gelmişken başka şehirleri de gezeyim demeden yalnızca o şehirde evden kütüphaneye, kütüphaneden parka, ertesi gün kitapçıya, müzeye yürümek. Küçük bir yörüngede, yavaş bir hayat sürmek.

Bir de daha mümkün olanı: Bedri Rahmi’nin sergisine gitmek istiyorum. Gitmeden önce şiirlerinden her gün biraz okuyorum. Kitapta geldiğim yere kadar en sevdiğim şiir şu oldu.

İki seferdir duyduğum bir söz var. İlkini Ray Bradbury söylemişti. Diğerini the best exotic marigold hotel’de duydum. Hindistan’a tahammül etmek için ne yapıyorsunuz? diye soruyordu kadın. Hindistan’da insanın tüm duyuları işgal altında çünkü. Adam da böyle cevap veriyordu. Hayatı bir hak gibi değil bir ayrıcalık gibi yaşamaya çalışıyorum.

Ayrıcalık demişken:

Akşam Ayşe’yi bu şarkıyla tanıştırdım, fotoğrafların gerçek olmasına sevindi.