içe dönük yaz tatili

Tatil başlarında “içe dönük ebeveynin tatil rehberi” gibi şeyler okuyarak hazırlığımı yapıyorum. İçe dönüklük bu kadar itibarlı bir şey olmadan önce de içe dönük olanları düşününce üzülüyorum. O zamanlar işler zordu. Öyle arkadaşlarımıza bak ben buyum bana böyle davranın diye link gönderemezdik. Ama bu tavsiyeler yine bizim de işimize yarıyor.

Tatil günlerimiz, Ellen DeGeneres’ten hayat dersleri dinleyerek (o da içedönükmüş de “kendime rağmen başarılı oldum” dedi), hobi değil bir işmişçesine günn boyu suluboya yaparak, anlamadan kitap okuyarak geçiyor. Ayşe’nin fırçalarını ve benim kağıtlarımı (çok güzel 300 gram kağıdım var) ortak kullanıyoruz. Artık mürekkebi suluboyaya karıştırıp dergilerden gözler kesip kolaj yaparak mixed media 10”x15” filan yazıp etsy’de eserlerimi satmamak için kendimi zor tutuyorum. İki haftamı buna adadım sonuçta. Evet içe dönük ebeveynlerin en iyi yaptıkları şeyler, sessiz sanat etkinlikleri, hayat dersleri içeren yürüyüşler, kitapçılarda serbest dolaşma. Bazen minişlerini oynatırken onu izlememi istiyor ama o kadar olur. Benim gibiler, kendilerine sorulmadan pek konuşmuyorlar. Bir yere gözlerimiz bir saat dalmış, durabiliyoruz. Tabii çok konuştuğumuz zamanlar da oluyor, konuyu veya o kişiyi seviyorsak, kişinin bizi anlayacağından emin olduysak ama çocuğumuzu ayrı bir kategoriye koyuyorum. Bir de birlikte klip izliyoruz, –klip önemli bir kültürel aktarım, edesimiz varsa bazen dans ediyoruz. Ev işleri yapıyoruz.

Bunlar dışında hatta bunlarla ilgili biçimde, Ziya’ya Mektuplar’ı daha bitiremedim. Cahit Sıtkı Tarancı, İkinci Dünya Savaşı’na Paris’te yakalanıp on gün bisikletle başka bir kente kaçıyor ve en yaşama sevinci dolu şiiirlerini de o zamanlarda yazıyor. Bugün Hava Güzel, Yanlış Bilmesinler Beni gibi şiirler hem de.

Şöyle cümleler var: “Her felaketi, muhabbeti, sevinci, saadeti, dünyanın en büyük hadiselerinden en küçük vakalarına kadar her şeyi, şiir için bir vesile telakki ediyorum. Bana kalırsa Valery gibi, “Her şey benim şarkım için bir bahane” demeli. Bu cümlede hayatımın sonuna kadar ısrar edeceğim.”

“Acımasız bir esrime içindeyim. Bugün yarın ölmek pek mümkün. Tayyare bombardımanları başladı. Ölmeden evvel kurtlarımı dökmek istiyorum. Yaşamanın Don Juan’ıyım; hayatı, her şeyiyle, çok ama pek çok seviyorum. Bu aşkımı tam olarak terennüm etmeden gümbürdeyip gidersek çok yanacağım. Ziyacığım, çok!”

Bir de Tozun Gizli Hayatı’na başladım. “Dağılan bir dünyanın parçaları” diyordu. Ağaç kabuğu, bisiklet boyası, karınca bacakları, kazak yünü, fillerin deri döküntüleri. Tozla gelen dünya haberleri. Dünyanın bir ucundaki volkanik patlama. Uzak dağlardaki erozyon. İnsan saçı 100 mikronmuş. Toz bunun en fazla üçte ikisiymiş. Yıldızlar toz püskürtüp duruyor; toz yıldızların ortamı, yıldızlar karanlıkta doğuyor. Bizim saçımız, tozumuz şimdi nerelerde kimin buzdolabının altında? Pencerenin önündeki toz hangi denizin mercanı?

babanız

Babanız yoksa, küçük bir kızsanız veya genç bir kadınsanız. Anneniz yastığının altına bıçak koyar, gece eve biri girerse bıçaklamak için. Komşular size daha çok gelir, erkeksiz evleri kadınlar pek severler ve kahkaha ata ata sonunda ağlayabilirler. Gece olur gitmek bilmezler sanki yatıya gelirler tatile gelirler.

İyidir babanız. Huyu güzeldir. Diğer çocuklar şöyle der, keşke seninki gibi babam olsaydı da sonra hiç olmasaydı. Sert babalara karşı ittifak kurup katakulli çevirmeyi bilmezsiniz,  hayat sizi kurnaz yapmaz, kırılgan ve yorulgan yapar. Ama hayatta kalmak için çalışmayı, gülme zamanlarında doyasıya gülmeyi, özleyince ağlamayı ve dünyayı derinden hissetmeyi bilirsiniz.

Anneniz torbalar taşır anneniz matbaa taşır anneniz zamk ve keder taşır gece gündüz. Evinizde eski yemekler pişmez. Yemekler erkekler içindir. Evinizde, zengin günlerinizde, maaşlı günlerinizde dondurma, kola ve çekirdek olur ve sigara. Gece kalkıp patates kızartabilir, istediğiniz kanalları izleyebilir, dilediğiniz şekilde oturabilir, kimseye ayıp olmadan kaykılabilirsiniz.

Babanız yoksa ve bir gün bir sevgiliniz olursa derhal kötü yola düşersiniz, babası olmayan evlerin önündeki, arkasındaki ayakkabılar gözetlenir kapı deliklerinden kim geliyor kim gidiyor bu çocuk bu kızı alır mı? Ne yer ne içerler açlıktan mı özlemden mi ölürler diye değil kapı deliklerinden bu kızlar bu hayata tutunacak mı yoksa kaybolup gidecek namussuz olacak mı?

Babanız yoksa ve küçük bir kızsanız biraz da küçük bir erkek olmayı öğrenirsiniz. Memelerinizi saklamayı ve bol şeyler giymeyi ki hiçbir şey sizin suçunuz olmasın, kimse arkanızdan konuşmasın. Böylece siline siline namuslu olduğunuza mahalleyi ikna edersiniz. Çok kaybetmeniz ve dişlerinizi törpülemeniz gerekir, arada bir çemkirmeden yapamazsınız elinizde olmaz bu, babanız yoksa dünya güvenli bir yer olmaz bu yüzden dünyanın güvenli olduğu zamanlarda bile buna inanmakta zorlanır, kendinizi kollarken ölçüyü kaçırırsınız, dişleriniz gereksiz yere daha keskin oluverir bazı şeyleri daha iyi sezer yahut sezdiğinizi sanırsınız, dışınız sert kabuk ama içiniz yine aynı: ölümlü ve üzgün ve süt dişinizin biri düşer yerine yeni süt dişi gelsin diye. Fazla büyür ama hiç büyümezsiniz.

Ve sizden korkarlar. Çünkü erkeksiz yaşamaya bir kez alışmış kadınlar hiç kimseye “gölgesi bile yeter” demezler. Sevmedikleri ve sevilmedikleri zaman bunu anlayabilirler. Sevgisiz yaşayamaz, gölgesiz yaşayabilirler.

Yazı okulu

Bütün büyük olayların önemsiz bir başlangıcı varmış*. Dersler Aralık’ta başladı. İlk gün, eski hocaların, heveslerin ve yeteneğin enkazını sandalyemin altına itekleyip sıkıştırdım. Artık hayatımda yeni bir hokus pokusa daha tahammülüm yoktu. Gerçek zamanlı, gerçek insanlı bir çalışma ritmi edinecektim. Disiplin öğrenecektim. Kendimi zorlamaya hazırdım ve aslında yanlış zamandı, bıkmıştım bunlardan, yazmak için artık deli olmuyordum.

Farklı bir yoldan gittik. İnsani bir yoldan gittik. Dünyada en azından bir çift göz nereye gidiyorum diye üzerimdeydi. Uçtuğum zamanlarda, nasılsa zamanım gelince yere geri ineceğime güvenerek yeni bir metin, yeni bir ödev veriyordu Çiğdem hocam. Yerde uzun süre durduğumda ise, buralarda fazla kaldın, der gibi gökyüzünün ne güzel olduğundan söz açıyordu. Benim özgürlüğümü benden çok kolluyordu sanki. Yazma disiplini denen şeyin, saatlere mahkumiyet veya kendi yakasına yapışarak kendinden kelimeler sıkmak olmadığını iyice anladım.

Yaz yaz yaz okulu. Ayağıma dolanıyor diye her bir hikâyenin ille anlatılması gerekmediğini de, böyle şeyleri başka bir atölyeye göndermeyi de, öte yandan içimden akıp duran hikâyelere dur dememeyi de bu derslerde öğrendim.

Hep okumuştum şimdi anlıyordum. Yaşamıyorsan yazamazdın. Yaşadığın şehir, büyüdüğün aile, bu utanç veren çağ, kendi dilini ve edebiyatını kurmak için bir tuhaf kimya veriyordu.

Öğretmenlikte Erin Gruwell  gibi olmak isterdim ama asıl nasibim, ona rastlamakmış. Bir derste Kurtlarla Koşan Kadınlar’ı anlatmıştım. Hocam, peki ya çirkin ördeğin hikayesi? dedi. Özgürlük Yazarları’ndaki o çocuk gibi, ona kısaca hayatımı anlatıp “evimdeyim” demek geldi içimden, diyemedim.

*Camus? Stendhal?

Feride

Annem mutfakta iş yaparken ayak altında gezmeyeyim diye bana harfleri öğretmişti. Defterin başına bir harf yazıp “şimdi bunu bir sayfa yazıp getir” derdi. Öyle öyle bütün harfleri öğrenmiştim. Sıra bu harfleri birleştirmeye gelmişti.

Köyde oturuyorduk ve köyde oturan insanların en büyük eğlencesi akşam oturmalarıydı. Bu oturmaların birinden dönüşte eve girer girmez niyeyse gittim sehpanın üzerinde duran kitabı elime aldım ve kitabın adını okudum: Söke Söke. İlk okuduğum kelimeler bunlardı.

Okuma yazmayı öğrenince evde bir şenlik oldu. Sanırım dâhi olduğumu düşünmüşlerdi ve bana sınıf atlatmaya karar verdiler. Yalnız öyle herkesin sınıf atlayamayacağını vurgulamak için (bunu vurgulamayı severler) düzenlenen  bir sınavdan geçmem gerekiyordu. Sınavda, “Haftada kaç gün vardır?” gibi sorular vardı. Sınavı geçtim ve 6 yaşındayken ikinci sınıfa başladım. Matematiğin fazla gizemli dünyasına adım atmam da aynı döneme denk geldi. Harfleri anlayacak kadar büyüdüysem de sayıları anlayacak kadar büyümemiştim. Sınıf atlamak, önceleri parlak zekâyla ilgili gibi görünse de aptal gibi hissettiriyordu. Bazı esprileri anlamıyordunuz (bu son kısım hala geçerli). Bir şeylerin dışında kaldığınızı hissediyordunuz ama tam olarak neyin, onu da bulamıyordunuz (bu da). Zaten sessiz bir çocukken iyice sessiz olmuştum. Fazla arkadaşım yoktu. Herkes benden daha uzun boylu ve daha akıllı gibiydi. Üstelik herkes çok eğleniyor gibiydi. Bense eğlenmiyordum. Başlayan bir gün bir türlü bitmiyordu.

Sonra bir gün o geldi. Feride. Anneanne ve dedesi sandığımız anne ve babasıyla gizemli ve sessiz bir şekilde karşımızdaki eve taşındılar. Upuzun parlak dalgalı saçları, bembeyaz ve pürüzsüz cildiyle köydeki çoğu çocuktan farklıydı. Boyu çok uzundu. Benden kesin büyüktü ama galiba sınıftaki herkesten büyüktü. Feride’nin insanı kendine çeken tuhaf bir sakinliği vardı. Mütemadiyen durur ve dururdu. Duruşunda etrafı dinginliğe kavuşturan bir şeyler vardı. Davranışlarında büyüklere özgü bir zarafet, telaffuzunda çocuklarda rastlanmayan bir kibarlık vardı. Feride’yle nasıl arkadaş olduğumuzu hatırlamıyorum. Bazı şeylerin başka türlü olması düşünülemez. Ama çocuklar farklı birini gördüklerinde bazen acımasız olabilirler. Sınıftakiler de Feride’ye sataşırlar, onu kızdırmaya çalışırlardı. “Feride Feride kulakları geride!” diye bir şarkı söylerlerdi. Feride duruşunu değiştirmezdi. Daha kambur oturmaz, cevap da vermezdi. Sanki Feride’ye hiçbir şey olmazdı. O şarkı bir rüzgarmış da sadece saçlarını şöyle hafifçe dağıtıp geçecekmiş gibi dururdu. Bense içimde bir yerde bilirdim ki Feride’yle biz hep dosttuk. O durdukça ben de orada bir yerlerde durmayı severdim.

Koşturmacalı oyunlara katılmazdık. İp atlamaya kalktığımızda ise çabucak yorulur ve sıkılırdık. Daha çok bahçede yürür, dalgın ve yarım cümleler kurar, ayakkabılarımızın kenarına yapışıp bizi ağırlaştıran çamuru, bir yerlerden bulduğumuz küçük dal parçalarıyla sıyırır, diğer çocuklar o kadar eğlenirken galiba meşgul görünmeye çalışırdık. Çoğunlukla susardık ve beraber yaptığımız en eğlenceli şey, çokoprens ambalajlarını buruşturup siyah önlüklerimize sürerek üzerimizi simlerle kaplamaktı.

Annesi Feride’nin bir yere gitmesine izin vermezdi. Ben onlara giderdim. Evleri her zaman tertemiz ve aydınlıktı. Pencerenin önündeki masaya oturur, ödevlerimizi yapardık. Annesi bize bisküvi getirirdi. Beni uğurlarken “Feride’ye iyi oluyor, yine gel tamam mı?” gibi bir şeyler söylerdi. Birini, sırf çocuğunu sevdiği ve sevindirdiği için seven annelerin teşekkür eden bakışıyla bakardı.

Feride’yle sessizlikte durma hikayemiz kısa sürdü. Bir gün taşınıp gittiler. Bir açıklama yapmadan, haber vermeden. Evlerinin mavi çerçeveli pencerelerine bakarak Feride’yi özledim. Feride varken yalnızlığım, aptallığım, küçüklüğüm yoktu. Feride ve ben, en küçükle en büyük, normal olanın ürküten dünyasında kendimize ait güvenli bir dünya kurmuş, orada oynamış ve yalnızlığımızdan arınmıştık. O gittikten sonra, okuma yazmayı öğrenmemiş olmayı daha çok diledim. O gittikten sonra diğer çocuklarla kovalamaca ve mendil kapmaca gibi şeyler oynamaktan daha çok sıkıldım.

Yıllar içinde, Feride’yle yaşadığım o hissi hatırlatan arkadaşlarım da oldu. Feride’yle ilk kez farkında olmadan da olsa tanışmaya başladığım kabilemin üyeleriyle ummadığım yerlerde karşılaştım. Pek çoğu gitmeli, uzaklı, taşınmalı hikayeler oldu. Yine de onlarla yollarda karşılaştıkça ve birbirimize dokundukça dünyada tek oyunun mendil kapmaca olmadığına daha çok inandım. Birlikte ayakkabımın kenarındaki çamuru temizleyip üstüme çokoprens simleri sürebileceğim oyun arkadaşlarım dünyanın bir ucunda da olsa varlardı, beni bulacaklardı onları bulacaktım.

3.09.2015

Ziyacığım

 

Mektuplardan oluşan kitapları okumayı çok seviyorum. Sanatçı mektuplaşmasını, bu kişilerin iyi dostlar olmalarını, içlerini, taslaklarını birbirlerine açabilmelerini, doğadan veya bir sanat eserinden birbirine yakın bir haz alarak bahsedebilmelerini. Birlikteyken yaşama sevinci duymalarını ya da yaşamanın derin hüznünü. Ama bomboş boşlukta sırf sanat olsun, şekil olsun diye değil, kalpleri yer değiştirerek. Bol fikirli, iştahla, anlamlı konuşmak. Çocukça hevesle. Vakitleri darmış gibi.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Ziya Osman Saba’ya yazdığı mektupları okurken gözlerim doldu. Dört gözle bekleyip yazdıklarını okumayı, sonra da onun okumasını ve cevabı beklemeden ikinci mektubu yazıp yollamayı, yazdıklarını sağlam bir yerden gördüğünü bilmeyi, sırf sevgisine duyulan güvenle, doğrudur, isabetlidir hem de merhametli ve serindir onun eleştirisi, demeyi, bunları yaşamamış olamam. Hepsini parçalar halinde bir yerlerden biliyorum. Dili ve edebiyatı bilen, sözün kıvamını, ölçüsünü, tartısını bilen biriyle şimdi arkadaşlık etmek nasıl olurdu? Renklerinde kendimden renkler görebildiğim biriyle. Acaba kaç kişiye nasip olmuştur Cuma günleri, defterini emanet edebileceğin o arkadaşının en çok hangi şiiri sevdiğini söyleyeceği Pazartesini pır pır beklemek. Veya yaz tatillerinde birbirinizin kapısından geçerken posta kutusuna mektup atmak. Bak ne öğrendim, bak ne düşündüm, bu şiir nasıl? Gazeteden bu haberi kestim demek.

“İstiyorum ki, her şiirde bütün bir hayat tecelli etsin. Hissolunsun ki, şair onu yazarken göğsünden bir şeyler koparmış ve o şiirin içerisine koymuş… İşte senin şiirlerinde bu vardır Ziyacığım.”

Cahit Sıtkı Tarancı – Ziya’ya Mektuplar

arabesk, köylülük ve komiklik

Tezer Özlü okudum. Leyla Erbil’e mektuplarını ayrı, Ferit Edgü’ye ayrı. Köylülüğe ve arabeske nasıl kızıyorlar. Belki ben köylülüğü de arabeski de sevdiğimden anlamamış olabilirim. Aslında anladım da, zannımca bizi geri bırakan şeyler tek başlarına bunlar değil. “Tarla süreceğine kitap yazan insanlar”dan bahsetmişler. Bence hepimiz, yazasımız varsa yazmalıyız. Tarla süreceğine kitap yazan insanın yazıyor olması bir başkasının yazamıyor veya okunmuyor oluşuna sebep olmuyor çünkü. İnsanlara, has edebiyatın değerini, diğerlerini piyasadan silerek değil belki de silmeyerek öğretebilirsiniz. Bunca ödül almasın veya onlara bunca ilgi gösterilmesin demek, çok baskıcı geliyor. Hele ki baskılardan boğulanlar tarafından söylendiğinde daha da üzücü.

Evet benim de sevmediğim çok şey var. Hatta uyuz olduğum bir edebi dil var ki, onu, o çok sıfatlı çok tümleçli, o sünüp duran cümleleri (gözlerini usulca kapatmak, heyecanla gülümsemek), o üzerine çok çalışılmış (ama çalışıldığı gizlenmemiş) tasvirleri görür görmez, bu aynı cümleyi kaç yüz kere başka bir yazarda okuduğumu, o yazar yerine bu yazarın adını bassalar asla fark edilmeyeceğini düşünüyorum ama bazı gerçekleri kabul etmekte fayda var (lütfen benim Varlık dergisini kabul ettiğim gibi kabul ediniz), böyle cümleler de sevilebilir; kitap markette de satılabilir, siz kendi eserinizi marketlerde sattırmaz, markette satılanı almazsınız. Bence okurlar olarak lop lop kitap toplamamız, yığmamız, fotoğraflarını çekip onları okumamamız, ya da kitabı yalnızca ve hep eğlence gibi gördüğümüz halde kendimize çok okuyan insan muamelesi yapmamız, yahut çevirisi çok kötü diyebildiğimiz yani burun kıvırabildiğimiz için kendimizi entelektüel sanmamız gibi şeyler var. İlle bir şey ayıplanacaksa bu üç kağıtlarımızın ve kolaycılığımızın ayıplanmasını öneriyorum. Ben Buket Uzuner okumak istemiyorsam tek yapacağım şey, Buket Uzuner okumamaktır. “Buket Uzuner yazmasın ve okunmasın” demek başka bir yere geçmek olur. (Ben de dediysem ben de ayıp etmişim. Bir daha demem.)

Arabesk ve köylülüğü üzerime alınmış olmalıyım.

Bu yazıyı kime yazdığımı tam olarak anlamadıysam da lütfen biraz hoşgörü, lütfen biraz komiklik :

Graffiti

Yakın zamanda Cortazar’ın bir öyküsünü okumuştum, Graffiti* diye. Bazen yazıda yaptığım veya yaptığımız şeyin biraz bu olduğunu düşünüyorum. Bir yerlerde, birinin duvara çizdiği bir resme cevap vermek. Biri -mesela Graffiti öyküsünde bu biri, belediye işçileri oluyor, gelip resmimizi siliyor, üstünü boyuyor veya bir başkası, anlamadan, nazire olarak bir çizgi çekiyor, yanından fark etmeden geçip gidiyor ama resim çizmeyi seviyoruz, böyle anlaşıyoruz kendimizle, dünyayla. Ancak ve ancak çizebilmek ve çizmeye devam etmek bizi, kimin gelip sileceğini veya ne cevap vereceğini düşünmeye karşı dayanıklı yapabiliyor. Kırılganlığa her zaman engel olmuyor ama bunu yapabiliyor.

Beni en anlamadıklarında bile anladıklarını, bir resim çizmeseler bile oradan geçtiklerini veya sokağa çıkma yasağından dolayı evlerinde* olduklarını biliyorum. Eğer insansam, insanın yeryüzündeki acılarından, sevinçlerinden o kadar da ayrı düşmüş olamam, en tuhaf zamanımda bile olamam; orada biriyle ruh kardeşliğim yine de vardır. Yine de bazen diyorum ki insanlarla kurduğumuz ilişkiyi yazıyla kurabilseydik, yazının da elleri, gözleri, dudakları olsaydı hiçbir zahmete katlanmaz, yalnızca kağıtlarla konuşurduk. İnsanlarla dostluğun bile, yazıyla dostluğu en hatırlatanı makbul gibi geliyor ama bu sanırım bu o kadar da üzerine kafa yorduğum bir düşünce değil.

Yazı neden iyi? Yalnızca yazı değil sanat neden iyi? Yani belki her durumda mutlak iyi değil de, genel olarak iyi, özünde? Bence böyle kırık kırpık derdimizi, aslında söylemeden de söylememize izin verdiği için. Travma sonrası stres bozukluğuyla ilgili okuduklarımdan şunu öğrenmiştim. Bir kişi bir konuda konuşmak istemiyorsa konuşmak onu daha kötü yapacağı içindir, onu zorlamamak gerekir. Sanat kişiyi bir şey konuşmaya veya olmaya zorlamayan –ah işte yine elleri ayakları olsa bu sanatın, kolumuza takıp gezerdik çarşı pazar, bir şeydir. O yüzden. Bir de ağlamaya, gülmeye, kararmaya, aydınlanmaya, fikir değiştirip geri dönmeye, hata yapmaya bir şey demez, her yaptığımız bir önceki gün yaptığımızın haznesine eklenir, sanatta onu tümden bırakmadığımız sürece gerilemeyiz, yol alırız, yenisini deneriz, daha iyiye gitmediğimizi düşündüğümüz zamanlarda bile yine de en azından gidiyor olduğumuzu hissederiz.

Ink wash’u da sevdim. Kağıda fırçayla bir su damlası koyuyorsunuz. Sonra oraya bir damla mürekkep damlatıyorsunuz ve o yayılıyor, ebru gibi sızıyor, ilerliyor. Buna bakarken hayatın çok güzel olduğuna dair o en temel inanç canlanıyor. Büyük bir manzara karşısında, karşısında çaresiz hissettiğimiz bir acı karşısında yahut beklenmedik iyi bir haber, yeni bir arkadaş, yeni bir söz bulduğumuz anlarda hissettiğimiz o hayat çağrısı.

Yani öyleyse neden yazmalı? Kim için? Her zaman farklı biri için. Bazen kendimi iyileştirmek için ama bazen bir ânı bir mendile sarıp toprağa koymak için. Bazen de yeri kazıp, alın bakın gizlediğiniz şu pisliğe demek için. Bu hep her yazıda değişebilir. Her öyküde değişebilir. Ben, duvara çizdiğim her resmi sonradan sevmesem de, resim çizme işinin kendisini seviyorum. Bazı günler sadece bununla yaşayabiliyorum.

*Graffiti öyküsü, Julio Cortazar’ın Mırıldandığım Öyküler kitabında. Öyküde, duvarlara resim çizen ve yazılar yazan bir adam var. Önceleri sıkıntıdan, sonra bir oyun gibi. Devriye arabaları dolaşıyor ve belediye işçileri gelip bunları siliyor çünkü geceleri sokağa çıkmak, duvarlara afiş asmak, yazı yazmak, resim yapmak yasak. Yalnızca siyasi olanlar değil hepsi yasak. Bunları yaparken yakalanan hemen tutuklanıyor. Adam yalnızca kendi yaptıklarını değil diğerlerinin yaptıklarını da görmek için gün içinde çaktırmadan oradan geçiyor. Bir gün şöyle yazıyor: “Benim de içim yanıyor.” Tabi iki saat içinde siliyorlar bunu da. Sonra bir gün kendi çizimlerinin yanı başında başka çizimlere rastlıyor. Önce bunun bir tesadüf olduğunu düşünüyor sonraları bunların kendi resimlerine cevap olarak yapıldığını anlıyor. Onun bir kadın olduğunu düşünüyor, çizgilerden, renklerden belki de. Onu görebilmek için bazen işten erken çıkıp oralarda dolaşıyor, duvarın karşısındaki kafede oturuyor. Bazı çizimlerini bir soru olarak algılayıp cevaben yeni bir şey çiziyor. Sokaklarda olaylar artıyor, tehlike yükseliyor… (Devamını anlatmıyorum okumak isteyen olur/olsun diye. Güzel öykü işte)