Dinlendiren videolar

1. Sabah Ayşe bana Ulus’tan aldığı cam biblolarını tanıttı. İkişer cm boylarında mavi bir balık, içi turuncu bir fil, bir de beyaz kedi almışlar. Ben de nasıl yapıldıklarını izlettim derken olaylar gelişti ve sevdiğim diğer videoları sizinle paylaşayım dedim.

2. Geçen hafta Evrim’lerin televizyonunda gördüğüm ve etkisinden uzun süre kurtulamadığım, hatta bir akşam mesaj atıp neydi o kanal neydi? dediğim videoyu youtube’da buldum. Video pamuk ipliğinin yapımını anlatıyor. Sesini kısıp şunun gibi müzikler eşliğinde izliyorum.

3. 5 minute crafts’ın videoları, her şey yoluna girecek diyor.

4. Depresan’dan gördüğüm, sevdiklerime zorla izlettirmeye çalıştığım, sevmek ve sevilmekle ilgili masal

Sempati

Ev kadını mısın? dedi. Öyle demeyelim, dedim. Kötü bir şey olduğundan değil. Yalnızca başka şeyler yapmayı seçen bir İngilizce öğretmeniyim. Yani bir evin ve bir çocuğun ve bir eşin var ve akşam onlara yemek pişiriyorsun. Evet tanımı böyle bir şeyse evet. Tamam işte bu işlerin hepsini güne sığdıracaksın, dedi. iyi planlanmış, yazı odaklı böyle bir hayat kuracaksın. Henüz kendini yazı yazan, hayatını böyle geçiren bir insan olarak kurmadığından, kendini böyle bir hayatta hiç denemediğinden, tanıdığın kısmına güvenmediğinden böyle davranıyorsun. Kısıtlı zamanlarda işler yetiştirmeyi, aynı öyküye yemekten, çocuğu uyuttuktan sonra yeniden dönmeyi, o tam olana kadar ona dönmeyi, ince ince çalışmayı öğreneceksin. Her şeyi ama her şeyi planlayacaksın ve bazen ağzında aft çıkacak. Çıkabilecek.

Siz deli misiniz demişti. Deli misiniz, millet baharda dışarılarda dolanırken siz neden oturup yazasınız ki? Sandığınız kadar kolay vazgeçebileceğiniz bir şey değil, herkesin yapabileceği bir şey de değil. Seğmenlerde bahar geldiğinde, insanlar küçük portatif sandalyelerinde oturup telefonlarına bakarken sen oturup yazmayı kendin seçiyorsun.

Bugün son değerlendirmeleri aldık. Herkesi tek tek yorumladı. Sen çok oku, sen çok yaz, sen Türkçe bilmiyorsun, sen Ambrose Bierce oku, sen John Cheever oku, sen millete kendini beğendirmek için yazıyorsun yapma, sen gerçekten ne yazmak istediğine karar ver, sen romantizmden kurtull, sen büyük laflar etmeye çalışıyorsun etme. Aforizma yazmaya çalışanlar lütfen vazgeçsinler. Bana geldi ve evet Amerikan filmlerindeki huysuz ama iyi kalpli adamlar gibi nihayet ve gülümseyerek sen dedi senin ışığın var. Ergen hikayeleri yaz mesela ve artık Amerikalıları değil de dedi, Britanyalıları oku. Ali Smith’i ne kadar seviyorum ama ne kadar, orada anlatmadım ama sonunda birinin beni biraz da birazcık da olsa anlaması ne güzel ne güzel. Başka başka Britanyalılara bakacağım şimdi. Man Booker’lara bakacağım şimdi.

Eve geldim. Yağmur başlamıştı. Çay demlemiştim. Bir çay alıp bahçeye çıktım ve kapüşonumu takıp sandalyede oturdum, ayaklarımı diğerine uzattım. Kayısı ağacı çiçek açmış. Birkaç yağmurda çimenler yeniden yeşermiş. Rüzgar vardı ama hava üşütmüyordu. Şu şarkıyı dinleyecektim ama dinlemeyi unuttum.

Dünyayı ne kurtaracak ve her şey ne ile başlayacak

Hosta’da oturuyorduk. Bir an yabancı gibi, her şeyi kaybetmiş de başka bir ülkeye gitmişim gibi hissettim. Ruhu bir kediye sıkışıp kalan adamlar gibi veya görünmez olmuşum ve kimseye derdimi anlatamıyorum gibi. Sadece paltom, ayakkabılarım kalmış, dünyanın en anlayışsız yerinde bulmuşum kendimi. Masada çöktüm ve yediğim şeyi son yemek gibi yedim. Korkunç bir şeyin yakınında durmak kişiliğimizi, asabımızı bozuyor. Yakın gözlüğünü çıkar uzak gözlüğünü tak uzak gözlüğünü çıkar yakın gözlüğünü tak. Bir ülkeye ait olmadığını bilmek ve kimsenin de ait ol diye kılını kıpırdatmaması. Biz küçükken köyde birinin evine gittiğimizde yer sofrasında bize ondan da ye bundan da ye diye diye, kimi zaman o sofranın tek sohbeti bu olurdu. Dikkatleri bizim üzerimizde olurdu. Birine dikkat etmek birinin dikkatini üzerinde hissetmek sınamayan seven onaran bir biçimde. Şımarmakla minnet duygusu arası o küçük huzuru al bir köşeye kıvrıl, mutluluktan uyu. Şundan da ye bundan da ye’yi en son kimden duydum kime dedim.

Myers brigss’te önceden infj-savunucu çıkıyordum artık intp-mantıkçı çıkıyorum. Ahmet’e kişiliğim değişiyor ne olacak dedim, yok dedi orada bir yanlışlık vardır. Bir daha yap. Daha güzel yap. Ama mantıkçı gibi hissediyorum dedim. Bilmem dedi yine. Orada bir yanlışlık vardır. Mantıkçı çıkmak önceden ömrü billah ev taksiti ödeyen veya depeche mode dinleyen biri olmak demekti. Şimdi organik olmayan synthesizerlı melankolik melodili müziği hoş buluyorum. Ev taksidi hala ödemiyoruz ama paranın da mühim bir şey olabileceğini para kazanırken değil kazanmazken anladım. İnsan sahip olduğu şeyi sevmeye meyillidir diye satışçılar bunu bilir de ürünü mutlaka size elletirler ya, o hesap ben de mantıkçı çıkınca mantıkçılığı sevmeye başlamış olabilirim. Bunların başımıza neden geldiğinin farkındayım. Kangrenli her yeri budaya budaya insan ancak bu kadar kalıyor.

Ama bu dar zamanlarda, birileri içeride birileri dışarıda yatıyor, sevdiğimiz insanlar işsiz kalıyor, biz işsiz kalabiliriz, burada da ilginç bir şey doğuyor. Tahammülsüzlük. Netlik. Yeni bir tür insanlık. İrem’le depresyondan bahsettik. Uydurulmuş yahut kişisel bir zayıflıkmış ve çok çabalarsan ve yeterince inanırsan muhteşem olabilirmişsin gibi yapmadan, pırıl pırıl kalpli dirayetli eski toprak insanlar gibiymişiz gibi yahut onlara özeniyormuşuz gibi yapmadan, kalıtsal bir hastalıktan bahseder gibi, kanserle yaşamayı ve ölmeyi öğrenmekten bahseder gibi depresyondan bahsettik. Sonra Evrim’le oturduk ve annelik hakkında acayip şeyler konuştuk. Yazılmayan, öğretmenlerle ve psikologlarla konuşamayacağınız şeylerden, belki ancak edebiyatın ve iyi bir arkadaşın konuşmaya cesaret edebileceği ve iyileştirebileceği şeylerden. Hayatın daha dürüst ve “mantıkçı” bu döneminde sanıyorum, ancak evdeki halimle konuşabildiğim insanlarla konuşmanın ve “ondan da ye bundan da” hissini ancak böyle yaşamanın-çünkü iyi sohbet de iyi bir ikramdır, lüksü başka. Gerçi geldiğimiz noktada, hep aynı fikirde olduğumuz insanlarla ne kadar da aynı fikirde olduğumuzu konuşalım ve önümüze gelene bir tekme atalım hedefleniyor da olabilir o yüzden siz benim gibi yapmayın. Herkesle arkadaş olun ve herkese karşı kibar olun. Dünyayı iyilik kurtaracak biliyorsunuz çünkü.

Murakami havası

İnsanları metroda giderken, tüm insanlık olarak, kardeşlerim olarak çok seviyorum. Hepimizi seviyorum orada. Çünkü biliyorum başımıza bir şey gelse, hep beraber bize gelir. Biliyorum ki, hepimiz başkalarını seviyoruz, kalbimizde türlü türlü dertlerimizle oradan çıkıp kavuşmayı umduğumuz şeylere kavuşmaya gidiyoruz yahut acılar içinde yana yana ama candycrush da oynaya oynaya gidiyoruz. O hüzünlü yolculukta müzikle bu etkiyi artırıyorum. Artırmasam bile olur. Etkisi zaten büyük. Lakin metrodan indikten sonra yahut azıcık yakınlaşınca onları sevmiyorum. Bugün metroda Oxford Wordpower’dan kelime ezberleyen bir kız gördüm ama dedikodu olmasın diye anlatmayacağım. Bu arada benim de bir sözlük almam lazım. Büyük ve Türkçe bir sözlük. Hangisini alacağımı henüz bilmiyorum.

Hoca, ödevimden bahsetti. Murakami havası var dedi. Sevinir gibi oldum ama peşine öyle şeyler söyledi ki veya söyleme şeklinden belki, yani havalara uçmadım. Haklıydı da çoğu söylediğinde. İnsanları çatıştırmıyorum, gerilim yaratmıyorum. Yalnızca bir atmosferde bu insanlar uçuyor oluyorlar. İki âşık var diyelim. Bunlar yalnızca âşık oluyorlar. Birlikte edebiyat konuşuyorlar. Cortazar’dan bahsediyorlar. Normal hayatta gayet harikulade olabilecek bir durum. Normal hayatta onları dokunmadan öylece sırf konuşsunlar diye bırakır kapıyı çeker çıkarım. Önlerine vakitlerinin kısa olması ve yaş farkı dışında bir engel koymuyorum. Kısa vakit bence büyük bir engel çünkü. Ama sanırım bunun bir engel olduğunu hissettiremiyorum. Bu haftaki sorun da buydu. Kanırt, felaketin eşiğinde dolaştır, okur kendini aptal hissetmesin, edebiyat eserlerinden bahsetme, hızlı bitirme, arzuyu kışkırt diyor. Ama bunları yapmıyorum. Benim bazı konulardaki inadım edebi örümcek kafalılık mı, ego mu veya kendini sabote etme isteği mi henüz anlayamadım. Her hafta farklı bir yerde takılıyorum. “Ben bu hikâyeyi neden okuyacağım?” dedi. Cevap veremedim. Ve bazen neyin eksik olduğunu adım gibi biliyorum ama onu düzeltmiyorum. Nedeni henüz bilmiyorum. Ama çalışmanın kendisi zevkli. Tuhaf bir acısı da var bunun. Uyuyup uyanınca geçiyor. “Artık diğer derste vazgeç dersiniz, deyin bunu” dedim. “Sana ne desem mutlu olacaksın Hilal?” dedi. Aslında galiba birinin bu acının anlamlı olup olmadığını söylemesini ve ve bu kaygılara benim için bir son vermesini, bazı kararları benim adıma almasını diliyorum. Belki de yalnızca normal işime gücüme gidip mutlu olabilmek istiyorum. Belki de yalnızca bugün dediği gibi, sabah memuriyetinde, akşamdan akşama 10dan 12ye kadar da yazı masasında ikili bir hayat sürdürebilen biri olmak istiyorum. Çoluğumla çocuğumla. Belki de kendimden başkası olmak istiyorum. Olmayan bir malzeme olmak istiyorum. “Bilmiyorum ki” dedim “ne deseniz mutlu olurum bilmiyorum.” Çünkü aslında neyi iyi yaptığımı, neyi yapamadığımı, en güçlü ve en zayıf yanlarımı kendim görebiliyorum ama bazen bazı şeyleri yapamam diye mi, yoksa yapabilirim diye mi korkuyorum işte bunu anlamakta zorlanıyorum.

Sonra araya çıkıyoruz. Herkes sigara içiyor. Ben çay içip şu an adını vermek istemediğim damla çikolatalı bisküviyi yiyorum ve onlara da uzatıyorum. Hiçbiri yemiyor. Ayaküstü birbirimize kaç yaşındayız, kaç çocuğumuz var, kim evli kim boşanmış anlatıyoruz ve şu konuda mutabıkız hepimiz çok genciz, kimse yaşını göstermiyor. Yazı atölyelerine katılın. Normalde görmeyeceğiniz harikalıkta ve delilikte insanı bir arada görebilirsiniz. Benim için ilginç bir deneyim. Tanıdıkça derinleşen ve ilginçleşen insanlara ilk kez mi rastlıyorum yoksa bu zaten böyle de ben mi görmeye yeni başlıyorum bak onu da bilmiyorum. Şu an hayatımda iki tane yazı atölyesi watsappı var ve bunu o kadar ekonomik, o kadar düzeyli kullanıyoruz ki anlatamam. Yarın biraz daha Murakami okuyayım bari.

Şu dünyanın gam yükünü

Omuzlarım tutuldu. Veya boynum, ensem, sırtım. Dün defterin üstüne kapandım. Hiç durmadan beş sayfa yazdım. Maraton mu vardı bilmiyorum. Sabah kalktığımda çarpılmıştım.

Sabah hareket edemedim fazla. O yüzden uzanıp film izlesem kendimi hiç suçlu hissetmem diye düşündüm. Günlerin Köpüğü ile Azrail’i Beklerken arasında kaldım. Günlerin Köpüğü’ne başladım ve böyle şeyler bana gereksiz yere renkli ve fazla absürt gelmesine rağmen (çünkü normal hayat zaten fazla renkli fazla absürt geliyor) yeni fikirlere açık olmak gerektiğine ikna olmaya çalışıyordum ki eski öğrencilerimden Ali, Collateral Beauty’yi izleyin diye mesaj attı. Konusunu biliyordum. Merak da ediyordum. Günlerin Köpüğü’nü kapattım. Collateral Beauty’yi açtım ve filmin başında domino sahnesinde Way Down We Go çalmaya başladığı an ağlamaya başladım. Bu arada gördüğünüz gibi, izlediğim filmi bırakıp başka bir film izlemem için bir mesaj atmanız yeterli.

Collateral Beauty’i çok eleştirmişler ama kaybın herhangi bir türünü tecrübe eden veya ölümle ilgili düşünenleri anlayabilen biri yazmış. Ben en çok, metroda ölümle konuşma sahnesini sevdim. Tüm o romantik ölüm şiirleriyle, aptalca teselli sözleriyle ve yeni bir dünyaya doğmakla ilgili hikayeyle dalga geçtiği yeri, aferin dostum az bile söyledin diye ağlayarak izledim. Hikayenin bağlandığı yer, o teselli bu teselli değil, birlikte yas tutacak, sevecek biri olması… Dünyanın yükü tek başına taşıyalım diye yaratılmamış. Yas tutma üzerine saatlerce konuşabilir, böyle penceresinden bakmalı bir grup terapisi olsa girip katılabilirim gibi. Ben de mektup yazayım diyorum. Keşke benim de mektuplarıma cevap verecek bir ölüm, bir zaman, bir sevgi olsa.

Instagram’da: @bymariandrew yasla ilgili olarak bunu çizmiş:

IMG_20170316_173434

Dünyayı gezmenin tam zamanı

“Hep Ankara’da mı yaşadınız?” dediklerinde hep Ankara’da yaşamış birine benzediğim için sorduklarını biliyorum. Oysa dağ köylerinde de yaşamıştık ama bunları samimi olunca anlatıyorum. Mithatpaşa’da karşıdan karşıya geçemiyorum bir de İstanbul’da mı  yaşayacaktım? Bir katmanımı sıyırmışlar da köyde kalmış gibi. Köy derken hipster ve organik, kafasına köy pazarından tatlı teyzelerden aldığı, kök boyasıyla boyanmış yemeni bağlayıp ip askılı bluzlarla dolaşılabilen değil, hardcore köy. Böyle deyince de şimdi asıl köylü benim, ben bilirim gibi oldu. Şöyle diyeyim o zaman öyle bir köy ki o köyden olmak istemezsiniz. Üç kilometre uzaktaki kuyudan eşekle su taşınan köy ve bunu instagramda paylaşma şansınız olmayan bir köy.

Brüj’ü seversin diyor. Amsterdam’ı. Lizbon’u da severmişim ama o da gitmedi. Postcrossing yaptığım yıllarda Gent diye bir yerden bir kartpostal gelmişti. Evler şekerleme gibi görünüyordu ve bir kanalın kenarında insanlar bir akşamüstü oturuyorlardı. O kadar güzel bir ışık vardı ki, orayı merak etmiştim. Sonra İngiltere’den bir müzede seramik bir fasulye panosu fotoğrafının die cut kartpostalını yollamıştı biri. İçinde dört tane fasulye vardı. Yeşil, sevimli bir şeydi. Hatta onun fotoğrafını yıllarca blogda profil fotoğrafı olarak kullandım. O müzeyi de biraz merak etmiştim. Okurken belki müzikten dolayı biraz New Orleans’ı. Hadi büyücülüklerinden ve kumaşlarından biraz Meksika’yı. Yine de herhangi bir ülkeyi veya şehri kalkıp gidecek kadar merak etmemiştim. Öğrencilerime dünyanın ne kadar büyük ne kadar büyüleyici, kültürlerin ne kadar farklı olduğunu, işte dil öğrenmenin bir insanı ne kadar zengin kıldığını anlatırdım. Onlar da sorardı siz hangi ülkeleri gezdiniz?

Bir insanın buradan havaalanına gidip, iki saat gecikecek uçağı bekleyip sonra o uçaktan inip üç saat başka bir uçağı bekleyip aktarmalı uçmasındaki motivasyonu anlayamıyordum. Ayrıca aktarmalı gidilen şehir içi yolculukları bile, örneğin buradan 585’le metroya, Batıkent’ten diğer metroya binmek asabımı bozuyor. Bu tür aktarmalardan atlayabildiğimi atlamak için uzun uzun yürüyorum. Her Pazar Ulus dolmuş duraklarından Cermoderne yürüyor ve ders çıkışı beni arabasıyla bırakmak isteyen arkadaşlarıma yürüyeceğim sağolun diyorum. Bak önceden ayıp olmasın diye binerdim. Bunlar küçük yaşlanma şımarıklıklarım işte. Ama yaşla birlikte dünyayı gezen insanları biraz anlar gibi oluyorum. Çünkü bir şeyleri, bir yerleri gidecek kadar merak etmeye başladım. Bir fırını kitapçıya çevirip tuğladan duvarına “insan sadece ekmekle yaşamaz” yazdıkları için öncelikle Lizbon’a gitmek istediğime karar verdim.

Şimdi hazır tam da krizler çıkmışken, Euro yükselmişken artık dünyayı tanımanın tam zamanı diye düşünüyorum. İnşallah bir aksilik çıkmaz.

Bu çiçeklenen benim bağımsızlığımdı

Grace Paley’e goodreads’te üç yıldız verdim. Bu davranışımı, davranışlarının sebebini bilmeyen biri olmaktan çok korktuğum için -bir diğer büyük korkum da bir şeyde iyi değilken kendimi iyi sanmak, iyice araştırdım ve safi haset duygusuyla karşılaştım. Oysa yazar hakkında şöyle deniyor: underrated. Bir sanat eserinin üzerindeki underrated ibaresinin  “hadi elbirliğiyle bunu yukarılara taşıyalım” ruhu doğurması gerekir. Ama ben onun ne kadar iyi olduğunu da fark etmiş ve underrated olmasına rağmen onu görecek gözlerden saklamaya çalışmış gibi oldum. Ki cidden iyiydi. Neden iyi, çünkü cıvıl cıvıl bir dil, komik tespitlerle, insan ruhunun küçük çakallıklarını fark etmiş, yine de şefkatle anlatabilmiş.

Sabah üşenmedim, iki yıldız daha takdim ettim. Benim yıldızım çok önemli olduğundan değil. O üç yıldızın bir gece boyunca orada kalması birilerini Grace Paley okumak konusunda tereddüde düşürdü mü bilmiyorum ama ben cebimde o iki yıldızla gezersem-yani bugünlerin yarını var.

Biri bir laf etsin de o lafı bir hafta düşüneyim çok seviyorum böyle işleri. Benim eğlencem de bu. Bu hafta atölyede hoca şöyle bir şey söyledi: “O okura ulaşan biri, o okurla aşağı yukarı aynı fikirdedir.” Üzerine, Grace Paley’nin bir karakteri şöyle dedi:”Benim akıllı olduğumu sanıyorsan bu ancak senin ne kadar aptal olduğunu gösterir.” Bu hafta inşallah başımıza daha kötü bir şey gelmezse bunları düşünmeyi düşünüyorum.

*”Bu çiçeklenen benim bağımsızlığımdı canım Lillie’m ama kökleri yoktu ve yüzü kağıttandı.” (Hadi Güle Güle Uğurlar Olsun adlı öykü) Grace Paley, İnsana Hiç Rahat Yok Kendinden, Yüz Kitap