Bahçeye giriş

Verandayı yıkadım. Kırık saksıyı toplayıp poşete attım. İçi talaş talaş kemirilmiş kütük, ağaçlar, çiçeklerin yaprakları, her şey buradaymış, ben burada değilmişim. Bahçenin tadı bir noktada kaçmıştı. Etrafı toplarken o noktayı bulmaya çalıştım. Kışın mı, geçen yazın mı, bir şeyin yasını tutarken neyin yasını tuttuğumuzu unutup içeride kalmıştık.

Bahçenin ne zamandır tadı yok? Geçen Mart’tan beri yok, Temmuz’dan beri yok. Ayşe’nin çenesi yarıldıktan sonra yok. Sonra geçen yıl bu aralar ev sahibi hiç yoktan evi satacağım dediğinden beri, yan komşularımız gitti gideli yok; tüm kediler bize ve Medar hanıma kaldığından beri. Yusuf abi gitti gideli yok. Onu dışarıda bir şeyle uğraşırken gördüğümüzde taze çay varsa Ahmet mutfağın camından sesleniyordu ve birlikte çay içiyorlardı. Ahmet’in yıllardır bu kadar iyi bir arkadaşı olmamıştı. Biraz baba oğul gibi, biraz arkadaş gibi, dalgın dalgın konuşuyorlar, sessizce bahçeye bakıyorlar, birbirlerinden hiç sıkılmıyorlardı. Birlikte vişne ve kiraz topluyorlar, onu bölüşüyorlar, Yusuf abi cep telefonu kullanmadığı için birbirlerini sezgi ve sabırla buluyorlardı. Cevize arap sabunlu su sıkıp böceklerden kurtulmayı öğretiyordu bize Yusuf abi.

Gidince yerine gelen adamın havalı bir şapkası, güneş gözlükleri ve kulaklıkları vardı. Filmlerdeki bahçıvanlara benziyor veya benzemeye çalışıyordu ve bahçemizde kuru yaprakları süpürürken içeriyi görmeye çalışıyordu. O zaman artık bahçeye girmemesini söylemiştim. Bahçeye biz bakacağız demiştim. Sonra o adam gitti. Yerine biri daha geldi. Biri daha geldi. Çimleri ben suluyordum hep. Sonra daha az sulamaya başladım ama bu bahar, yeşilliğin bizimle ilgisi yok gibi geldi. Bakmayınca bir süre daha idare olmuş her şey. Elma daha güzel açtı. Çimenler kupkuruydu geçen yaz. Şimdi daha iyi. İlk geldiğimiz yıl, bahçeyi yoldan ayıran çalılar kupkuruydu. Onlar tekrar yaprak açsın diye çalıların diplerini bulaşık eldivenli ellerimle süpürmüş havalandırmıştım. Kaç poşet yaprak çıkmıştı. İçi dolu bir kutu kola çıkmıştı. O yıl çalılar canlandı, yemyeşil oldu, ben ben başardım sandım.

Ben o metrelerce küçük ışıkları, delirten bir düğüm olmuş ışıkları çözüp açardım sabırla. O ağaçtan bu ağaca bağlardık. İftar için masayı bahçenin ortasına atardık, masaya her renkten bardak koyunca cahil periler sofrası kurduğumuzu söyleyip gülerdik. Her zaman bir şekilde müzik olurdu. Çocuklar olurdu. Hakan’ın bahçeden aldığı ilhamları toplayıp telefonumuza kaydediyorduk. O yüzden kayıtlarda, kapının önünden geçen bir dolmuş veya bir 585’in sesi de oluyordu. Ayşe’nin bize bir şey gösterirkenki veya öğretmencilik oynarkenki sesi de oluyordu. Dün onda olmayan eski kayıtları email atarken içlerinde Ayşe’nin altı yaşı, beş yaşı, dört yaşı sesini, çıkartamadığı kelimelerini duydum. Hakan şimdi partisyon yazar oldu (buna böyle mi deniyor bilmiyorum) Bu kadar sofistike bir biçimde olmasa da masumiyeti bilgiyle, doğal olanı sonradan öğrenilenle bir araya getirme üzerine konuşur olduk. Ben yaptığı şeyleri anlamaz oldum ama bana yolladığında hâlâ yaylılar eklenebilir diyorum bilmiş bilmiş. Buraya piyano olsun. Klarinetli kısım uzayabilir filan.

Bugün aylar sonra verandayı yıkadım. Bilmiyorum ne olmuştu, galiba sadece her şey üst üste gelmişti. Annem öğlen uğrayacak diye, spordan gelecek, acıkmış olacak diye, yemeğimi sabahtan koydum. Yemeğimi deyince güzel geldi kulağıma. Kabak yemeği koyduğum günler ne oluyor bilmem, bir yerli yerindelik, sağlıklılık, evimiz varmış. Sonra çay içtik. Leylaklar açmıştı. İki dal leylak kesip birbirine bağladım, ona verdim.

Arkadaşlık aşka benzeyince

Dilşad’a

En çok eski, lisedeki arkadaşlığı anımsatan arkadaşlığı seviyorum. Sonra ödüm kopuyor. İlk anda çakan kıvılcımla, tabi bu kaç kez denk gelir, içimi diğerinin avucuna dökünce, üç ay utancımdan evimden çıkmıyorum. Bu kadar yakın olunca artık ne kadar daha yakın olalım, gidelim görmeyelim birbirimizi. Dışarıdan öyle görünmüyormuş. Yani kendimi kimsenin avcuna yazmışım gibi. Oysa ben bir instagram like’ımla belki bir paragraf yazı yazmışım gibi oluyorum ve duygularımı ifade ediyorum bunu fark etmemiş olamazlar. İtmeli ve çekmeli ve aşk gibi bir şey yapıyorum dostluğu. Arkadaşlık aşkın küçük kardeşi gibi, bu yüzden arkadaşlarım bana âşık oluyor gibi ben de onlara. Birik birik dökül sonra. Ama o üç ay sonra, beş ay sonra, aradıktan sonra –seviyorsa o aramalı’lı, saçlarını kesmek, saçına kına yakmak, girişteki camları Rabia teyzeden utancına silmek hissetmeden yorulmadan, mümkün.

Hep lisedeyiz gibi otuz yaşında tanışmış olsak da. Radyoda shape of my heart çıkmış da, sarı buzdolabının üstüne sakladığımız sigarayı almışız, içmişiz, gülmekten altımıza kaçırmışız, ağlamışız, ah nasıl duyguluyuz nasıl bekliyoruz yarın ne olacak, oysa yarın hiçbir şey olmayacak, bunu anlamamışız çünkü çok küçüğüz, onun kazağını giyersek ona benzeriz, bu parfümle belki, eteğimizi bir parmak kıvırırsak bir anda hoşa giden kız olacağız mezuniyet balosunda keşfedileceğiz ya, mezuniyet balosu olmuyor yahut biz gidemiyoruz, en fazla, es kaza gidilmiş bir barda bir sınıf arkadaşı sırf o günlüğüne sırf sarhoşluktan bize hassas ve ince yanını göstermek istiyor, bazen ruj sürüyoruz ama altın çerçeveli gözlükleri ne yapacağız, at kuyruğunu, cilvesizliği, sessizliği, alımsızlığı… sınıfa gelip giden ve hep bizimle konuşan dâhi görünüşlü çocuğun aslında başkası için gelip gittiğini ve onunla heyecandan konuşamadığı için bizimle konuştuğunu bilmeksizin elton john’dan konuştuk diye karnımızda arılar vızıldıyor daha. Aynı kafadanız diyoruz. Oysa hepsi, en sessizi ve akıllısı bile, kız gibi kızları seviyor bilmiyoruz. Çok basit bir şeyi çok karmaşık sanıyoruz. Bu kadar ortada olan bir şey, gerçeğin ta kendisi olamaz çünkü gerçeğin ta kendisi ancak bizim gibi akıllı kızların derin kazılarıyla bulunur. O yüzden shape of my heartı aşk şarkısı sanıp sigara içerken ağlıyoruz. Günlük yazıyoruz. Annemiz bizim günlüğümüzü okuyor babamız aşık olduk diye niyeyse bizimle konuşmamaya başlıyor. Ama gece birbirimize yatıya gidince, ışıkları söndürüp sigara yakınca, kahve yapınca kendimize, üniversitedeymişiz şimdi diyoruz. Başarılı ve özgür olursak herkes bizden hoşlanır. Çünkü cevherimiz keşfedilmeli. Biri bizi görecek biliyoruz. En yakın arkadaşımız bize aşık olmuş, o sayılmaz diyoruz. O olmaz.

Konuşunca yıldızlar ışıldıyor, bin bir fikir, sergiler, kitaplar ve ah nasıl inanıyoruz birbirimize. Smokie’yi seviyoruz ama o daha çok sevince veya daha çok şey bilince onlar hakkında, bozuluyoruz. Ben tanıttımm bu grubu ona. Sonra kırgın ve öfkeli oluyoruz eski mektupları çekip almak isteyerek. Onda kalan kitaplarımızdaki altı çizili yerleri bile hak etmezdi, keşke bunları hiç vermeseydim ona. Küsünce aşk acısına benziyor.  Birbirimizi terk ediyoruz, normal insanlar gibi zamanla soğumuyor içimiz. Aramıza asla hayat, zaman, ayrı şehirler girmiyor. Aramıza hep biz giriyoruz, kıskançlık, sıcaklık soğukluk, beklentiler, beklentileri anlayınca tabanları yağlayan bencil kalp. Diğer insanlar gibi numara yapamıyoruz, ay görüşemiyoruz diye hafif sitem etmiyoruz da, pat pat konuşuyoruz. Sen şöyle şöyle birisin ve beni üzüyorsun denilince, açık yürekliliklerini takdir edip uzaklaşıyor ve uzaktayken utanıyor, onları aramıyor ama bunu düşünüyoruz. O esnada onların kahraman olduğu hikayeler veya böyle yazılar yazıyoruz elimizden gelen sadece bu gibi oluyor. Bir telefon açıp ben gerizekalıyım diyemiyoruz veya diyoruz ama kendimizi düzeltemiyoruz.

Onlar için herkes gibi biri olduğumuzu anlayınca bozuluyoruz. Aslında herkesi sevdiklerini. Çok arkadaşları olduğunu. Çünkü onlar herkesten biri değil. Sık görüşmesek de bizi kimseyle aldatmasınlar. Bizsiz mutlu olmasınlar. Karşılarına bizden daha şahane biri çıkarsa kahroluruz.

Arkadaşlığı bazımız diğer insanların yaşadığı gibi yaşayamıyor. Yaşadığınız en romantik şey arkadaşlık olabilir diyorlar. Hayır hayır normal değil. Sağlıklı olmak yahut öyle görünebilmek ne zor. Ama bir an geliyor, aslolan sağlık değil de yaşadığını hissettiren bir şeyler hissedebilmek sanki. Birlikte bir olukta akan su gibi, nereye nereye? boşver ben yolu biliyorum diyor işte denize dökülüyor gibi birbirimizin aklına fikrine dökülüyoruz.

Sonra onları yanımızda taşıyoruz. Doyurucu bir konuşma yetiyor sonra taşıyor ha taşıyoruz. Onları özlemek çok sonra başlıyor. Çünkü yalnızlığımız mis kokulu gibi geliyor. Az görüşüyoruz diye ne kadar sevdiğimizi de bilmiyorlar. Gizli gizli zevkli zevkli seviyoruz onları. Hal hatır sormuyor ama Watsaptan şarkı yolluyoruz, o şarkıyı bizimle birlikte sevmiyorlar veya duvarda bir ilan görüp fotoğrafını yolluyoruz hahaha diye gülmüyorlar. “O tarafa geliyorum sana uğrayayım” diye kahve içecekleri bir arkadaş olamıyor, ama bir plan yaptık mı beş saat oturmalı, tüm günü boşaltmalı ve hayata yeniden inanmalı plan yapıyoruz. Birlikte alışverişe çıkmak için buluşmuyor ama es kaza marketten alışveriş yapmak zorunda kalırsak bu kadar gündelik hayata dair bir şeyi birlikte yapabilince, bu yeni ve eşsiz bir deneyimden edebi bir mutluluk çıkarıyoruz.

Not: No Land’i de Şenay izne ayrıldı sayesinde keşfettim. 

Yeni yollar

İstifa kararı kolay değil. İstifadan sonra hayat harika olacak mı, olmalı mı bilmem ve bunun garantisini kim verebilir ama şunu biliyorum. Sevmediğin (veya artık sevmediğin) işte çalışmak çok zor. Dünyanın her yerinde insanlar sevmedikleri işlerden ekmeklerini kazanabiliyorlar ve bazıları işe sürünerek giderken bazıları şükrederek gidiyor. Bakış açısının çok önemli olduğunu herkes söyler ancak olmuyorsa olmuyor. Bazı insanlarsa ekmeklerini sevmedikleri işlerden kazanma meselesini çok büyütürler. Bu konuda bir şey yapmazlarsa da hasta olurlar. İşe gitmemek için rapor alırlar, işlerini güzel yapmazlar, işlerini hiç yapmazlar, mutsuz olur, mutsuz ederler.

İnsan bazen kendisini bir cenderede sıkışmış bulur ve çekip gidemez. Herkes gitme der, her şey gitme der. Oysa Pazar akşamları ütü yaparken ne güzel bir fikirdir, yarın versem dilekçemi. Uzaklara gitsem, hatta gitmesem de evimde uyusam evet.

Kapıların filmlerdeki kadar kolay çekilemeyeceği, o anların zafer anları olmayacağı, keşke olsalar, hep söylenir. İstifa ettiğim gün Kızılay’da arkadaşımın iş yerine yürürken yolda dünyanın tüm emekçileriyle ve işsizleriyle kardeş olduğumu, tuhaf, çalışırken değil artık çalışmazken anlamıştım. Tuhaf hissediyorum dedim filmlerdeki gibi yahut insanların eylemlerini efsaneleştirdikleri hikayelerdeki gibi bir his değildi. Huzur, özgürlük, korku, boşluk, kendine yakışanı, içine yatanı yapma hissi ama hani sana hizmet etti diye eskimiş tahta kaşıkları toprağa gömerek onurlandırmanın zarafeti gibi de değil. Kaşıkları fırlatıp çöpe atmışım gibi. Sonra netleşti. Aylar sonra çıkıyor. Şimdi bir yıl oldu. Yetişkin hayatımın farklı bir yanı, olayları diğer yanlarıyla, kütleleriyle algılama, boşa geçti diye düşündüğün yılların, faydası yoktu dediğin emeğin hakkını teslim etmek. Geçtiyse geçti, şimdi ne yapıyorum neyin peşindeyim? demek. Bugünkü his, “güzel oldu. Çöpe giden hiçbir şey yok. İlerisini ilerisi geldikçe düşüneceğim.”

Bazı şeylerin anlamı değişiyor. İstifa ettikten üç gün sonra Güvenpark’ta bomba patladığında benim için özgür iradenin hayatımdaki anlamı değişti. Hiçbir şeyi peşimizden sürükleyemeyiz gibi ama yüzde yüz, bir şeylerin peşinden sürüklenemeyiz gibi de. Bir bomba patlayacaktı diye o kısacık ömürde neyin hamurunu mayalayıp duracaksın? Bomba yine patlayacak olsa yine yapacaktım. Belki de sırf patlayacağını bilmek, hızlandırırdı.

İnsanlar ölürlerken daha iyi insanlar olmadıklarına, sevdiklerine vakit ayırmadıklarına, dünyada anlamlı bir iş yapmadıklarına üzülüyorlarmış. Değerli bir şey yaptım mı birisi için? Bunu okul yerine başka bir yerde yapma imkanım var mı? O yüzden beş yıl sonra kendimi nerede gördüğüm değil yalnızca ne istediğimi, ne yapmam gerektiğini ve bugün ne yapacağımı bilmek önemli.

Ben başka bir işle uğraşsam beni çok daha ilerletebilecek emeği gerekenden çok daha uzun bir süre bu işe verdiğimi fark etmiştim. Bir öğretmen olarak fena sayılmam. Gençler beni severler, onları severim. Onlarla hep aynı takımda hissettim. Ama onlar direndikleri bir güçten ayrı düşünemedikleri bizimle aynı takımda olmayı bazen o kadar kolay kabul etmiyorlar ve Just yet already anlatmam gereken saatlerin çoğu onlarla başka şeyler konuşarak geçiyor. Yıllar içinde, öğrencileri sevdiğime ama öğretmenliği sevmediğime karar verdim. Onlarla hayat, müzik, gönül işleri konuşmak güzel ama aynı anda İngilizce sınavlarının sonuçlarından da sorumlu hissetmek yorucu ve İngilizce öğretmeyi gerçekten sevmiyorum. Bir de artık kendi başıma sessiz sakin çalışacağım ve sonucun önemli bir kısmının da kendi gayretime bağlı olduğu bir işe ihtiyaç duyuyordum. İnsanlarla karşılaştığınız mekanlar, zamanlar, bağlamlar önemli. Öğretmenlikten istifa ettikten sonra öğrencilerle başka bir ortamda, onların daha ihtiyaç duyacağı bir alanda çalışmak istedim. Sosyal girişimcilik şimdilik askıda olsa da bir fikir ama içimden bir ses yürü yürü bu değil diyor. Çünkü hazır koşullar müsaitken kendi yoluma bakmak ve kendi öğrenciliğime devam etmek istiyorum. Şu anda yazı yazmayı öğreniyor, okuyorum. Atölyelerde tanıştığım insanlarla how to talk to anyone’ı okumadan da konuşabildiğimi, saatlerce konuşabildiğimi görüyorum. Eskiden insanlarla konuşmuyor olmak yalnızca benim suçum değilmiş.

İstifa etmeyi düşünenler için naçizane önerilerim:

  1. Size inanan birini bulun. Sizi anlayan, dinleyen bir kişi yeter. Dünya sizi geleceğiniz, para, garanti konusunda sürekli şüpheye düşürürken istifa düşüncesi çok yalnız hissettiren bir düşünce olabiliyor.
  2. Yaşadığınıza isimler bulmaya çalışırken burn out, kronik yorgunluk, depresyon diyebilirler. Belki sorun iştir, belki başka bir şeydir. İyice araştırın. Ben altı yıl araştırdım (altı yıla gerek yok)
  3. Arkadaşlarım bunun cesur bir karar olduğunu söylüyor ama ben kendi istifamın cesaretten değil gelecek kaygısının baskısına dayanamamaktan olduğunu düşünüyorum. Ne oluyormuş istifa edince? Gerilime son vermek, korkuya meydan okumak için bir noktada harekete geçmek kaçınılmaz oluyor.
  4. Eğer kutsal mesleklerden birini icra ediyorsanız kendinizi mesleğinize yeterince adamadığınızdan tutun, iki yüz yıl daha kendiniz erirken başkalarını aydınlatmak istemediğiniz için sizi çabuk yorulmakla suçlayacak, fazla düşünmekle, fazla hassas olmakla suçlayacak müdürler, müdür yardımcıları, meslektaşlar, sosyal medya çokbilmişleri olacaktır. Bu kişilerin çoğu her gün mızmızlanan yahut küfrederek iş yapan hatta iş yapmayan kişilerdir. Onları dinlemeyin. Onlara göre her gün sızlanmak ve iyi çalışıyormuş gibi yapmak mubah, gerçekten harekete geçmek günahtır.
  5. İstifa etmeden önce test sürüşü güzel olabilir. Ben memur olduğum için ve 12 yıl çalıştığım için hizmette beş yılını dolduranlara verilen ücretsiz izinden faydalandım. Bizim oralarda bu izni alan pek görülmemiş, dilekçemi ne yapacaklarını bilememişlerdi. Bu izin bir yıllık (doğumla veya yurt dışıyla ilgisi yok) ve bunu tek seferde veya altışar aya bölerek iki seferde alabiliyordunuz. Ben iki ayrı yıl, altışar aylık aldım ve denemiş oldum. Okuldaki hiçbir şeyi özlememiştim.

Para konusunda şöyle düşünüyorum. Dürüst olmak gerek. Ben öğretmenliğe iş bulamadığım için başlamıştım. Öğretmenlik ilk yıllarda eğlenceli ve üstüne para da kazandığım bir meslekten, ölü ozanlar derneğinin, freedom writers’ın da gazıyla dünyanın en süper mesleğine, sonra da özellikle son yıllarda tekrar, işsiz kaldığım için seçmek zorunda kaldığım bir işe dönüştü. Eşim, maaşlı bir işte çalıştığı ve onun maaşı bizi idare ettiği için ben istifa edebildim. Sevdiği işten para kazanmayı başarıp ted talk yapacak biri olduğumu sanmıyorum. Bilmiyorum yaparım belki de, büyük konuşmayayım şimdi. Ama sıkışık bir durumda yapacağım şey yine tecrübeli olduğum ve en iyi bildiğim işe dönmek olacaktır. İstifadan önce, geri dönme fikri bile bana kâbus gibi gelirdi. Şimdi hayatın gerçeği gibi geliyor ama bu anlayışı da yine istifa ettiğim için kazanabildim. Çok önemli olmadığını insan böyle anlıyormuş. Diyeceğim şu ki, bir işi gözünüzde fazla büyüttüğünüzü onu yapana kadar anlamıyorsunuz. Ne coşkun bir özgürlük hissi, ne dünyanın felaketi bu. Ama etmezseniz hayatınız sürekli istifa eden insanların hikâyelerini okuyup durarak ve onlara haset ederek geçebilir. İstifadan bir yıl sonra artık gönül rahatlığıyla diyebilirim ki istifa fikir olarak da eylem olarak da yaptığım güzel şeylerden biriydi. Sonuçlardan şimdilik memnunum. Umarım sizin için de aynısı olur.

Ayrıcalık

Banchi-Vecchi-1
kathryn aime m.

Hayal kuruyorum. Yabancı bir şehre gitmek isterdim. Denizi de olabilir kanalı da. Kütüphanesi, kitapçısı, plakçısı, fırını hangi sokakta bilecek kadar kalmak. İlla kafede oturmak değil ama balkonda veya camın kenarında oturup bir bakmak bir yazmak, bir meydana, bir dükkana, insanlara. Başka türlü de olabiliyor diye olgunlukla karşılamak ama hüzünle dolaşmak. Bir şeylerin yabancı, güzel, tuhaf gelmesi. Gelmişken başka şehirleri de gezeyim demeden yalnızca o şehirde evden kütüphaneye, kütüphaneden parka, ertesi gün kitapçıya, müzeye yürümek. Küçük bir yörüngede, yavaş bir hayat sürmek.

Bir de daha mümkün olanı: Bedri Rahmi’nin sergisine gitmek istiyorum. Gitmeden önce şiirlerinden her gün biraz okuyorum. Kitapta geldiğim yere kadar en sevdiğim şiir şu oldu.

İki seferdir duyduğum bir söz var. İlkini Ray Bradbury söylemişti. Diğerini the best exotic marigold hotel’de duydum. Hindistan’a tahammül etmek için ne yapıyorsunuz? diye soruyordu kadın. Hindistan’da insanın tüm duyuları işgal altında çünkü. Adam da böyle cevap veriyordu. Hayatı bir hak gibi değil bir ayrıcalık gibi yaşamaya çalışıyorum.

Ayrıcalık demişken:

Akşam Ayşe’yi bu şarkıyla tanıştırdım, fotoğrafların gerçek olmasına sevindi.

Geniş Zamanlar

cdfadc4e46b7cc22c37dbffbd83c92beKaş’ta bir kitapçıda eski cd’lerin arasında bir Mercedes Sosa CD’si bulmuştum. O CD’de le peregrinacion diye bir şarkı vardı. Patara’da küçük bir otelde kalıyorduk. Gece Kaş’tan Patara’ya dönerken yıldızlar dağların ucunda kocaman parlıyordu. Kalabalıktan çıkmış, yıldızların daha çok görüldüğü yere gidiyorduk. Bir taraf uçurumdu. Dağ tarafına bakıp şarkıya odaklanınca uçurumu unutur gibi oluyordum.

Otelde yaşlı İngilizler kalıyordu ve erkenden uyuyorlardı. Ayşe de uyuyunca havuz kenarında şezlonglarda uzanıp palmiyelerin ve fıstık ağaçlarının arasından aya bakarak konuşuyorduk. Gece yarısından sonra müzik değişip Orhan Hakalmaz çalmaya başlıyor, ışıkların bir kısmı kapanıyordu, oteli işleten çocuğun yüzüne telefonundan beyaz bir ışık vuruyordu. Serinlikte, havuza inip çıkan yarasalara bakarak ne konuşuyorduk tam hatırlamıyorum ama bu yaz olduğu için üzgün şeyler konuştuğumuzu biliyorum.

Kum tepelerinde dolaştığımız gün tepede oturdum. Ellerimi sıcak kumların içine derinlere daldırıyordum, içerisi serindi. Akşam Patara sahilinden son çıkış saatinden daha geç bir saate kadar durduk (Geceleri kaplumbağalar geldiği için saat sınırı var). Güneş batıyordu. Sadece güneşi avcunda tutuyormuş gibi yapıp fotoğraf çektiren birkaç kişi kalmıştı. İnsan değil sadece çöp görene kadar durduk. Kola şişelerini, çubuk kraker poşetlerini bırakmışlardı. Rüzgar çıkmıştı. Ayşe’nin üstünde yeşilli pembeli bir elbise vardı, etekleri uçuşuyordu. Kumda bir dal parçasıyla benim resmimi çizdi. Ben ona Roald Dahl’ın kaplumbağa hikayesini anlattım. Sonu iyi bitiyordu. O gün iyi biten sondan dolayı galiba, bir kere de yolda anlattırdı. Bir kere de uyumadan önce anlattırdı.

O günlerde okuduğum bir dergide Halikarnas Balıkçısı, parçalanmanın nimetlerinden bahsediyordu: “Belki bir kompozitör olacaktım olmadı. Parçalanınca ilk kez, bir parçam resme, bir parçam da yazıya doğru fırladı.” Vedat Türkali diyordu ki, “tarihi bilen bilir ki hiçbir dert sonsuza kadar sürmez. Bir yerde biter.”

Kötü zamanlarda yanında okula götürmeye başladığı pelüş hayvanı Kalkan’da kör bir satıcıdan almıştık. Bir sürü oyuncak arasından yine kediyi bulmuştu. En büyük, en arkadaş gibi duran da oydu. Ta ki okulda bir başka çocuk ona, “arkadaşına söyle onları dinlemesin” diyene kadar benim bile o kedinin canlı olduğuna inanmadığım zamanlar oldu. Anneliğin büyük sınavları küçük şeyler. Birlikte inanmak sınavı. Her şeyin başladığı yeri, meselenin özünü, Kalkan’da gün batımında o yokuşun başını, kör adamı unutmadan günlük hayatın, okulun içinde kalabilmek. Uzaklardan, tarihin ilerisinden ve gerisinden bakmak ama bugünde kaybolmamak.

13 reasons why’ın psikolojik danışmanlarından biri, ergenlerde prefrontal cortex gelişmemiş olduğu için, dedi, bir şeylerin geçiciliğini algılayamazlar. O yüzden bir anda, bir insanda, bir sıkıntıda sıkışıp kalırlar. Zor zamanlar onlara sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelir. Yetişkinlerden bahsetmedi ama ben de sonsuzluğu, tarihi, değişim umudunu hatırlamak için bazen aya bakıyorum. Bazen geyiklere, deniz analarına, volkanik çiçeklere. Bazen fotoğraflara.

Passenger: Hotel California

Bu şarkıyı çocukluk arkadaşım söylüyor gibi -ki hiç böyle çocukluk arkadaşım olmadı. Tozlu yollardan gidiyormuşuz. Büyük kamyonların rüzgarından gidiyormuşuz. Boynuna asmış gitarını da. Çingene çadırlarını, ağustos böceklerini geçmişiz. Otobüsün yanlışlıkla bıraktığı bir yerden, yürünerek varılması güç bir yere, eski bir yere, eskidiğinin farkında olmayan bir yere gidiyormuşuz. Çağlaların dallarda tüylü ve boz beklediği, buz gibi sulanmış çimenlerin altından görünmez suyun şırıl şırıl seslendiği gizli bir yere. Şu dünyada artık neye ihtiyaç yok diye sorsaydık, herhalde cevaplardan biri yeni bir Hotel California cover’ı olurdu.

Rivayete göre Sâlâh Birsel, öyküsünü beğendiği genç bir yazarı karşısına alıp “dünya öykücülüğünde ne gibi bir eksik gördün de öykü yazıyorsun?” diye sorar. Dünyada pek çok eksik vardır ama kim daha çok resim, daha çok şarkı, daha çok hikaye istiyoruz diye ağlar ki veya Hotel California’nın yeni bir cover’ı çıksa da dinlesek der? Yine de yaparız, söyleriz, çizeriz. Yapmadan duramayız. Benim bu şarkıyı duyup da kendime saklamayacağım gibi. Kalbimizi dolduran şeyler kireç tutmasın diye onları pencereden üfleriz ve biri de tutarsa mutlu oluruz. Üstüne bir de severse, ona yeni şeyler anlatmak için yeni bir şevk buluruz.

Söylenmeyen çok az sözün kaldığı da söylene söylene eskidi sayılır. Söylenen bazı güzel şeylerin, sözün kendisinden kaynaklı bir bozulmazlığı, bir hakikati olsa da –belki de sırf bu yüzden, kendimize özgü düzenlemelerini yapabilmek zaman alıyor emek alıyor. Bir cover bazı durumlarda yeni bir şarkı yazmak anlamına bile geliyor.

Biri bana deseydi ki 2017 yılında bacağında tayt, ayağına parmak arası terlik olan bir adamdan bir Hotel California cover’ı dinleyeceksin ve pencereyi açıp komşulara dinletmek isteyeceksin, niye inanmayayım? Bu kadar ayrıntılı bir kehanet olunca inanırdım ama California’nın burasının, Büyükcamili Köyü’nün camisinin oralara ne kadar benzediğini fark ettiğimden mi seveceğimi yoksa da git gide davulcudan uzağa gitmekteki güzellikten mi etkileneceğimi o zamandan bilemezdim.

Her konuda ‘bir cover daha’ mümkün bence ve bininci dinleyişinizde bile size yeni bir şey hissettiren bir şey her an yazılabilir. İskeleti değiştirmek değilse de üstüne giydirdiğiniz eti, içine üflediğiniz ruhu değiştirmek mümkün olabilir. Dünyayı imar etmekle kast edilenlerden biri, eski bir şarkıyı gönlünce coverlamak olabilir. Yenisi daha kötü olur diye bir şey yok, daha güzeli olabilir. Bu bana durduk yere umut veriyor.

Amaan Hotel California coverıyla bu kadar uğraşmaya değer mi? diye sormuşlardır belki ona. O da belki, benim bu şarkıyla bir meselem var demiştir. Mucize demiştir mucizevi olana gelir hesap kitapçıya değil.* Çölün ortasında, metruk, yıkık, ölü şu şehre gidelim. Eskiye benzemeyen, eskinin, üstüne çay dökülmüş bir fotoğrafına benzeyen bu tozlu yolu ve kenarındaki koltuğu bulalım, gömülelim içine. Dünya fani anladım, buradan pek çok kervan geçmiştir onu da anladım. Peki şimdi biz ne çalacağız? Nasıl çalacağız? demiştir belki. Yine de güzel (hatta orijinal) bir şarkıyı başka bir güzel şarkıya benzetenler (ve haklı çıkanlar) olur:

*ralph waldo emerson

Arka bahçe

Beni Ulus’ta Hal’in içinden, sakatatçı, balıkçı, manav ve ışıklar ışıklar arasından seksenli yıllardan, memurlu bir filmden geçirdi. Bir yerde daha çay içelim dedi. Malatya Çay Evi’ne gittik. Ulus’un arka sokaklarına girince, yıkık çürük kara ahşap evler, tozlu tepeler, horozlar ve tavuklar. İnsanın arka bahçesi mezbelelik.

Bir antikacının vitrinindeki Hayat dergisinde kırmızı beyaz çizgili bir bluz giymiş Türkan Şoray. Yetmişli yıllarda yaşamak isterdim, dedi. Çoğu, sevdiğine kavuşamadı onların, dedim, iyi düşündün mü? Ben hangi yıllarda yaşamak isterdim? Ben sadece yaşamak isterdim. İyi ve güzel yaşamak.

Doğum yapıp iki gün sonra çıkıp yürüyebilir. Hediyelerini kendi diktiği bir çantanın içine koyabilir. Eline fırsat geçse belki kendi ameliyat dikişini bile dikebilir. İçiniz kıyılsa size köşedeki bakkaldan top kek alabilir. Her yeri eliyle koymuş gibi bulabilir. Harika fotoğraflar çeker ama çekmiyormuş gibi davranabilir. Onun yanında hep egoist, hep artist kalırsınız. Sizi hoş görüyordur ama hoşgörüsünü lütfediyormuş gibi yapmaz. İşin içinden çıkamazsa, her şeyi kendi halletmeye çalışmaz ve sizi anlayacak bir şaire havale edebilir. Ama çok yalnız hissederseniz size tek gözlü bir oyuncak tavşan yaparak sizi avutabilir. Ahmed Arif, Sait Faik için “Benim sert ve fırtınalı hayatım, gençliğimin pervasız tahammülü inanır mısın ona umut ve şevk veriyordu. O ki müthiş hasis ve egoistti” demiş. Ahmed Arif de karşılığında bu hasis ve egoist Sait Faik’te bir şey bulmuş olmalı. Arkadaşlarımızda ne bulduğumuzu düşünmek onların bizde ne bulduğunu düşünmek kadar eğlenceli değil.

Dünden önceki gün yemek koyacaktım salça kalmamış. Büfeden almaya gidiyordum. Kapının önüne çıkınca Rabia teyzeyle karşılaştım. Canı kahve istemiş kahve içelim dedi ve üzerinde “gıybet” yazan fincanlara kahve yaptı. Vah dedi demek baban yok. Bana üzülmesi hoşuma gitti. Küçükken biri bana böyle ah vah diyecek diye ödüm kopardı ama şimdi aklıma başka bir şey geldi. Kendi hakkımızda bir bilgiyi onlardan esirgemediğimizde insanların gözündeki tuhaf karanlığımız aydınlanıyor. Bizi bir çırpıda özetleyecekleri bir hayat vakamız olması ileri yaşlarda bir şans olabiliyor (o da bundan böyle olmuş işte). İnsanlar bizi bildikleri klasörlerden birine yerleştirmesinler diye yıllarca çırpınıp da kurtuluşun karman çorman ve tasnifler üstü olmakta değil o klasörde bile olabileceğini görmek ne tuhaf. Yaşlanırken istediğim şeyler belki bunlar. Bir, beni bildikleri bir dosyaya yerleştirsinler, ellerinin altında ve anlaşılır olayım. İki, arka bahçemin yahut çay evimin mezbeleliğini görsünler, yine de beni üçüncü dalga kahvecisi sever gibi sevsinler. Duvarlarım plak kaplıymış gibi, antika anahtar kaplıymış gibi sevsinler ve onları sevmek de, tavuklarını beslemek de aynı kolaylıkta oluversin.