Murakami havası

İnsanları metroda giderken, tüm insanlık olarak, kardeşlerim olarak çok seviyorum. Hepimizi seviyorum orada. Çünkü biliyorum başımıza bir şey gelse, hep beraber bize gelir. Biliyorum ki, hepimiz başkalarını seviyoruz, kalbimizde türlü türlü dertlerimizle oradan çıkıp kavuşmayı umduğumuz şeylere kavuşmaya gidiyoruz yahut acılar içinde yana yana ama candycrush da oynaya oynaya gidiyoruz. O hüzünlü yolculukta müzikle bu etkiyi artırıyorum. Artırmasam bile olur. Etkisi zaten büyük. Lakin metrodan indikten sonra yahut azıcık yakınlaşınca onları sevmiyorum. Bugün metroda Oxford Wordpower’dan kelime ezberleyen bir kız gördüm ama dedikodu olmasın diye anlatmayacağım. Bu arada benim de bir sözlük almam lazım. Büyük ve Türkçe bir sözlük. Hangisini alacağımı henüz bilmiyorum.

Hoca, ödevimden bahsetti. Murakami havası var dedi. Sevinir gibi oldum ama peşine öyle şeyler söyledi ki veya söyleme şeklinden belki, yani havalara uçmadım. Haklıydı da çoğu söylediğinde. İnsanları çatıştırmıyorum, gerilim yaratmıyorum. Yalnızca bir atmosferde bu insanlar uçuyor oluyorlar. İki âşık var diyelim. Bunlar yalnızca âşık oluyorlar. Birlikte edebiyat konuşuyorlar. Cortazar’dan bahsediyorlar. Normal hayatta gayet harikulade olabilecek bir durum. Normal hayatta onları dokunmadan öylece sırf konuşsunlar diye bırakır kapıyı çeker çıkarım. Önlerine vakitlerinin kısa olması ve yaş farkı dışında bir engel koymuyorum. Kısa vakit bence büyük bir engel çünkü. Ama sanırım bunun bir engel olduğunu hissettiremiyorum. Bu haftaki sorun da buydu. Kanırt, felaketin eşiğinde dolaştır, okur kendini aptal hissetmesin, edebiyat eserlerinden bahsetme, hızlı bitirme, arzuyu kışkırt diyor. Ama bunları yapmıyorum. Benim bazı konulardaki inadım edebi örümcek kafalılık mı, ego mu veya kendini sabote etme isteği mi henüz anlayamadım. Her hafta farklı bir yerde takılıyorum. “Ben bu hikâyeyi neden okuyacağım?” dedi. Cevap veremedim. Ve bazen neyin eksik olduğunu adım gibi biliyorum ama onu düzeltmiyorum. Nedeni henüz bilmiyorum. Ama çalışmanın kendisi zevkli. Tuhaf bir acısı da var bunun. Uyuyup uyanınca geçiyor. “Artık diğer derste vazgeç dersiniz, deyin bunu” dedim. “Sana ne desem mutlu olacaksın Hilal?” dedi. Aslında galiba birinin bu acının anlamlı olup olmadığını söylemesini ve ve bu kaygılara benim için bir son vermesini, bazı kararları benim adıma almasını diliyorum. Belki de yalnızca normal işime gücüme gidip mutlu olabilmek istiyorum. Belki de yalnızca bugün dediği gibi, sabah memuriyetinde, akşamdan akşama 10dan 12ye kadar da yazı masasında ikili bir hayat sürdürebilen biri olmak istiyorum. Çoluğumla çocuğumla. Belki de kendimden başkası olmak istiyorum. Olmayan bir malzeme olmak istiyorum. “Bilmiyorum ki” dedim “ne deseniz mutlu olurum bilmiyorum.” Çünkü aslında neyi iyi yaptığımı, neyi yapamadığımı, en güçlü ve en zayıf yanlarımı kendim görebiliyorum ama bazen bazı şeyleri yapamam diye mi, yoksa yapabilirim diye mi korkuyorum işte bunu anlamakta zorlanıyorum.

Sonra araya çıkıyoruz. Herkes sigara içiyor. Ben çay içip şu an adını vermek istemediğim damla çikolatalı bisküviyi yiyorum ve onlara da uzatıyorum. Hiçbiri yemiyor. Ayaküstü birbirimize kaç yaşındayız, kaç çocuğumuz var, kim evli kim boşanmış anlatıyoruz ve şu konuda mutabıkız hepimiz çok genciz, kimse yaşını göstermiyor. Yazı atölyelerine katılın. Normalde görmeyeceğiniz harikalıkta ve delilikte insanı bir arada görebilirsiniz. Benim için ilginç bir deneyim. Tanıdıkça derinleşen ve ilginçleşen insanlara ilk kez mi rastlıyorum yoksa bu zaten böyle de ben mi görmeye yeni başlıyorum bak onu da bilmiyorum. Şu an hayatımda iki tane yazı atölyesi watsappı var ve bunu o kadar ekonomik, o kadar düzeyli kullanıyoruz ki anlatamam. Yarın biraz daha Murakami okuyayım bari.

Reklamlar

Murakami havası” üzerine 7 yorum

  1. Geldi gene atölye gıcığı 🙂

    Çok klasik bakış açısıdır; çatıştır, vur kır parçala, ağlat, hüznün dibini görsünler sonra bir şaşırt hoop her şey gülpembe. Tabii bunu yaparken de dikkatli ol; okur anlasın her bişeyciği :))

    İnsanlar ağızlarından Sait Faik’i, Barış Bıçakçı’yı, Carver’ı , Munro’yu ve dahi Tezer Özlü’yü düşürmeksizin nasıl böyle hikayeler yazıyor veya yazılmasına önayak oluyor merak ediyorum.

    Bırak uçsun insancıklar, biraz da öyle “düz” hikayeler okuyalım.

    (Yazmak sana iyi geliyor. İnsana hiç rahat yok kendinden.. )

    Beğen

  2. Yazdığın ve benim okuduğum hiçbir öykünde çatışma sorunu yaşadığını düşünmüyorum. Hatta aldatma teması meşhurdu bir aralar. 🙂 Ayrıca çatışma olmak zorunda da değil. Daha yeni Buket Uzuner’in öykülerini okuyorum ve hiçmihiç çatışma yok. Hatta biraz önce, 1989 yapımı, Say Something… diye bir film seyrettim (canım John Cusack’in ergenlik filmleri kalp ben) ve orada da neredeyse hiç çatışma yoktu, ergenliğin kendisi ve sınırlı zaman dışında. Sadece insanlar seviyor diye çatışma yazmak zorunda değiliz. Belki biz de ileride çatışması olmayan, ama okuduğumuzda içimizde bir yerleri cız eden, ya da belki sadece o güzel yazılışına, dilin kullanılışına hayran kaldığımız öyküler okuduğumuzda Karan havası var diyeceğiz.

    Beğen

  3. Hilalcim ve Pelincim iyiki sizlerle tanıştım, yazılarınızı merakla coşkuyla takip ediyorum. İnşallah biraz olsun ben de feyz alabilirim..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s